Lüks Magazin Haberleri – Lüks Magazin Dergisi

 
 
 
 
 


5 “C”esaret

0
Eklenme Tarihi: May 7, 2013 SANAT
Elena-Lincoln

Kimini podyumlardan, kimini beyaz perdeden tanıyorsunuz. Kimi edebi hünerini sergiliyor, kimi ülkelerin geleceğini etkiliyor. Dünyayı değiştiren, gerek imza attıkları işlerle gerek yaşamlarıyla bizi şaşırtan kadınlar… Güçlü, cesur kadınlar… 

COCO CHANEL

 

 

Gabrielle Bonhour Chanel, mankenlerin defilesine çıkmak için can attığı, tasarımlarına sahip olmanın ayrıcalık olduğu Chanel markasının kurucusu. Nam-ı diğer Coco Chanel… Başarılı olmak için başarılı doğmaya gerek olmadığının, istemenin ve fırsatları değerlendirmenin yeteceğinin ispatı.

Hiçten var ettiği miras

Chanel, 1883 yılında Fransa’da dünyaya gözlerini açtı. Seyyar satıcı olan babası, annesinin ölümünden sonra Gabrielle’i yetimhaneye verdi. Orada onu büyüten rahibeler aynı zamanda ona dikiş dikmeyi de öğrettiler. Bu, Chanel’i tüm dünyanın tanımasını sağlayacak olan başlangıç noktasıydı.

Hayatını kazanmaya kabarelerde şarkı söyleyerek başladı.  Popüler şarkılarından biri olan “Qui qu’a vu Coco” onun için bir dönüm noktası olmuştu. Bundan sonra Coco Chanel olarak anılacaktı.

Fırsatlar…

İçindeki dikiş aşkını ticarete dökmek istiyordu. Chanel 20 yaşındayken arkadaşı olan zengin tekstilci Etienne Balsan, kadın şapkacılığı işini açması için ona yardım edebileceğini söyleyince hemen ilk mağazasını açtı. Balsan ile olan iş birliği ve aşk hayatı, daha zengin olan arkadaşı Arthur “Boy” Capel ile birlikte olmaya başlayana kadar sürdü. Capel sayesinde ilk giyim mağazasını 1910’da açtı.

Aslında Chanel’in işlerinin açılmasının sebebi eski bir ceketti. Serin bir günde giydiği bu eski ceketi gören birçok kadın Chanel’e nereden alabileceklerini sordular. O da onlar için kendisinin yapabileceğini söyledi. Bu olay giyim sektöründeki ilk başarısıydı. Ona göre, Chanel servetini o eski cekete borçluydu.

Chanel’in imza attığı ilklerden biri de “ilk tasarım parfüm”dür. Chanel No 5… Marilyn Monroe’dan Nicole Kidman’a birçok ünlünün kullandığı parfümün reklamları oldukça iddialıydı: Görülmemiş… Unutulmaz… Moda aksesuarlarının temeli… Gelişinizi müjdeleyen ve gidişinizi uzatan…

Erkek gücünü etkileyici bir biçimde araç olarak kullanan Coco Chanel’in Westminster Dükü ile de romantik bir ilişkisi oldu. On yıl süren birlikteliğin ardından evlilik teklif eden Dükü, “Bugüne dek birçok Westminster Düşes’i oldu. Fakat sadece bir tane Chanel var.” diyerek reddetti. Hâlâ Westminster’daki sokak lambalarının üzerinde Dükün yaptırdığı Coco Chanel baş harflerini görebilirsiniz.

İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile Alman işgali altındaki Fransa’da yaşamak Chanel için zorlaşmıştı. Alman bir asker olan Hans Gunther von Dincklage ile olan birlikteliği sayesinde özel izinle Ritz Hotel’deki dairesinde yaşamaya devam edebildi. Savaş bitince bu ilişkiden dolayı sorgulansa da daha sonra serbest bırakıldı. Birçok kişi bu konuda Chanel’in arkadaşı olan Winston Churchill’in yardımının dokunmuş olabileceğini söyler. Öte yandan işgal altındayken bir Nazi askeriyle birlikte olması halkın tepkisini çekti.

Kadınlar için kilometre taşı

Chanel’in yaşadığı dönemde kadınlar içinde nefes bile alamadıkları korseler giyiyordu. Chanel’e göre modern kadının giyim stili bu olmamalıydı. Ona göre, “Lüks rahat olmalıdır, yoksa lüks olmaz.” Artık kadınlar rahat bir nefes alabilirdi. Kadın giyiminde devrim yarattı.  87 yıldır her kadının dolabında bulundan efsanevi siyah elbiseyi 1926 yılında tasarladığında, aslında cenaze merasimlerinde kullanılan bir rengin akşamları giymek için ne kadar şık olabileceğini göstermiş oldu. Ünlü yakasız ceket ve dar etekleri, çizgili denizci bluzleri gibi feminen tasarımlarını tasarlarken erkek giyiminden esinlenmişti.

“Yeri doldurulamaz olmak için mutlaka farklı olmalısınız.”

1971’de Ritz Hotel’de ölü bulunan Coco Chanel adına müzikal sahnelendi, kitaplar yazıldı ve filmler çekildi. 2008 yılında çekilen Coco Chanel isimli filmde Chanel’i Audrey Tautou canlandırdı. Ölümünden sonra tasarımcı Karl Lagerfeld mirasını devam ettirmek için şirketin başına geçti. Bugün Chanel markası yılda 3 milyar dolardan fazla kazanıyor.

“Ben moda yaratmıyorum. Moda benim.”

 

CLAUDIA SCHIFFER

 

 

Claudia Schiffer’ın hayat hikayesini okuyunca hiç aklınızda yokken hayatın sizi ne kadar ileri götürebileceğini göreceksiniz. Her ne kadar kendisi başarıyı; disiplinli, yaratıcı ve profesyonel bir iş kadını olmakla tanımlasa da doğru yerde, doğru zamanda, doğru kişiyle karşılaşmanın önemini o da yadsımayacaktır.

Planlar değişti

Claudia Schiffer 1970’de Almanya’da doğdu. Çok utangaç bir kızdı. Ona göre çok uzun boyluydu. Okulda da popüler değildi. Tek isteği göze batmaktansa görünmez olmaktı. Avukat olmak istiyordu. Ta ki 17 yaşındayken arkadaşlarıyla gittiği bir gece kulübünde  keşfedilene kadar. Schiffer o günlerle ilgili olarak “Keşfedildikten ve test çekimlerini yaptıktan sonra hata yaptıklarını anlayıp beni geri göndereceklerine emindim.” dese de işler tahmin ettiğinden farklı gelişti. Kısa süre içinde kendini Paris’te modellik yaparken buldu. Pazarlama kampanyalarının yüzü haline gelen Claudia Schiffer 900’den fazla derginin kapağında yer alarak en fazla dergi kapağına çıkan model rekorunu hala elinde bulunduruyor.

Claudia Schiffer, Naomi Campbell, Christy Turlington ve Elle Macpherson ile Fashion Cafe zincirinin ortağıdır.

Modellik yapmaya başladıktan kısa süre sonra Schiffer, Karl Lagerfeld’in dikkatini çekti. Chanel’in yeni yüzü bulunmuştu. Lagerfeld, Schiffer hakkında “Meleksi görünümünün altında işe odaklı, çok ciddi, düzgün işleyen bir Alman makinesi” diye bahseder.

80ler ve 90lar’ın aranan ismi

80lerin sonu ve 90lar boyunca tüm dünyada Claudia Schiffer çılgınlığı hakimdi. Kadınlar onun gibi giyinmeye çalışıyor, şirketler reklamlarında onun oynamasını istiyordu. Artık dünyaca tanınan Schiffer,  en çok kazanan model ünvanını aldığında günde 50.000 dolar alıyordu. Bu dönemde çalışma alanına bir yenisini daha ekleyen Schiffer fitness videolarıyla bir kez daha gündeme geldi. O zamanki kötü İngilizce aksanıyla seslendirdiği videolar çok talep gördü.

Oyunculuk ve sunuculuğa da el atmış olsa da herkesten olumlu yorumlar duyduğu sektör mankenlikti. Öyle ki, birçok model 40’lı yaşlara geldiğinde emekli olmaya zorlanırken, Schiffer 2010 yılında Elle dergisi tarafından Yılın Modeli seçildi. Emekli olmaya henüz hazır değildi.

2011 yılı Paris Moda Haftası’nda Schiffer bu kez manken değildi. Claudia Schiffer, Cashmere isimli kendi markasının defilesinde Kreatif Direktör olarak boy gösterdi. Yaşı ilerledikçe talebin azalması üzerine kendi markasının katologlarında poz vermesi akıllıca olarak değerlendirilebilir.

Bir dönem David Copperfield ile evli olup ona ara sıra sahnede asistanlık yapan Schiffer, bugün film yönetmeni Matthew Vaughn ile evli ve üç çocuk annesi.

Doğallığa önem veren Schiffer, bir aksesuar çekimi için ilk kez kulaklarını deldirdiğinde 35 yaşındaydı.

 

CONDOLEEZZA RICE

 

 

Siyahlar ve beyazlar arasındaki ayrımcılığın yoğun şekilde yaşandığı bir dönem olan 1954’te Martin Luther’in kafasında ayrımcılığa karşı fikirler oluşadursun, dünya sonraları kendisini etkileyecek bir lidere merhaba diyordu. Alabama doğumlu olan Condoleezza Rice, çocukluğundan bahsederken Martin Luther’e olan saygısını ve ondan ne kadar etkilendiğini dile getirir.

Şans değil!

Condoleezza Rice’ın dünya sorunlarını etkileyen bir kadın olması şans değildi. Her ne kadar küçükken gerçekleştirmek istediği kariyer hedefi piyanistlik olsa da, daha sonraları piyano konusunda yeterince yetenek sahibi olmadığına düşünüp akademik alanda profesyonelleşmeye karar verecekti.

Okumayı ilkokula başlamadan önce söken Rice, lise son sınıf ile üniversite birinci sınıfı aynı yıl bitirdi. Denver Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümü ikinci sınıfa geçtiğinde 16 yaşındaydı. Bir yıl sonra Notre Dame Üniversitesi’nden masterını, son olarak da 1981’de yine Denver Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler üzerine doktorasını tamamladı. Doktorasını aldığı yıl Stanford Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi profesörü oldu ve 30 yıldan uzun süre bu görevi başarıyla yerine getirdi.

Savaşçı Prenses

2000 yılının Aralık ayında Başkan George W. Bush’un görevlendirmesiyle Ulusal Güvenlik Danışmanı oldu. Soğukkanlılığı ve nezaketinden dolayı halk tarafından“Savaşçı Prenses” olarak anılıyordu. Artık Orta Doğu’da söz sahibi olan büyük bir güçtü. Ne yazık ki bundan sonra daha stresli günler Rice’ı bekliyordu. Halk, 11 Eylül 2001’de El Kaide’nin New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne yaptığı terörist saldırılardan Rice’ın düşük güvenlik tedbirlerini sorumlu tuttu. Rice’ın etkisi büyümüştü.

Condoleezza Rice, Amerika’nın Irak’ı kitle imha silahları bulundurduğu için işgal etmesi taraftarıydı. Rice, “Irak’ın ne kadar kısa bir sürede nükleer silah edinebileceğini bilmiyoruz ama tabancanın nükleer bir silaha dönüşmesini istemeyiz.” diyordu. 2003 yılında Irak işgali gerçekleşti. Kısa süre sonra ise aslında Irak’ın kitle imha silahları gibi bir gücü olmadığı ortaya çıktı. Bunun üzerine yaptığı açıklamada Rice, istihbaratın eski raporlamalarına dayanarak konuştuğunu açıkladı.

İşkenceye izin

Aynı dönemde Rice’ın FBI’a Irak işgali sırasında işkence yöntemlerini uygulama izni verdiği ortaya çıktı. Sonraları medyada da fotoğraflarla kanıtlanan işkencelerin arasında su ile boğulma hissi vererek sorgulama, zorla soyma, bir hafta uykusuz bırakma gibi metotlar vardı. Rice, FBI ile yaptığı toplantıyı hatırlamadığını, hiçbir şeye onay vermediğini, sadece yönetimin onayını ilettiğini söyledi. Eğer onay başkan tarafından veriliyorsa “İşkenceyi Önleme Sözleşmesi”ndeki yükümlülüklerini ihlal etmezdi.

2005’te Dış İşleri Bakanlığı görevine getirildi. Dış İşleri Bakanı olan ilk Afrikan-Amerikan kadın oldu. Dört yıl süren görevinde amaçladığı şey “Değişimsel Diplomasi”ydi. Rice, Değişimsel Diplomasi’yi şöyle açıklar: “Dünyada ve özellikle Orta Doğu’da demokratik ve iyi yönetilen ülkelerin varlığını sağlamak ve sürdürmek”. Demokratlar tarafından eleştirilse de Condoleezza Rice, Cumhuriyetçiler tarafından büyük destek gördü. Dış İşleri Bakanlığı görevinin sonlanmasıyla Stanford Üniversite’sindeki görevine geri döndü.

“Sanırım babam Amerikan Başkanı olabileceğimi düşünüyordu. Dış İşleri Bakanı olmam da onu tatmin etmiştir diye düşünüyorum. Ben dış siyaset insanıyım ve tehlikeli bir zamanda ülkenin baş diplomatı olarak ülkeme hizmet etme şansım oldu. Bu benim için yeterli. Geleceğimde Stanford’daki öğrencilerim ve eğitim reformu gibi önemsediğim konularda vereceğim kamu hizmetleri olacak.”

2008 seçimlerinde Barack Obama- Mitt Romney rekabetinde Romney’i destekleyen Rice, aynı zamanda dört kitap yazarı bir sporsever. Kadınları kabul etmemesiyle tanınan Augusta Ulusal Golf Kulübü’nün ilk kadın üyesi olmayı başardı.

Rice’ın müzisyen olan annesi kızının ismini İtalyan müzik terimi “con dolcezza”dan esinlenerek koymuş. Con dolcezza,  “tatlılıkla” anlamına geliyor.

 

CHARLIZE THERON

 

 

En unutulmaz aşk filmi sorusuna çoğu kişinin yanıtı “Kasımda Aşk Başkadır (Sweet November)” olur. Charlize Theron, bu kültle hafızamıza kazındı. Theron’un trajik yaşam öyküsü de bir o kadar etkileyici.

Baba Sorunu

1975 doğumlu aktris Güney Afrika’nın Benoni şehrinde büyüdü. Büyük bir dans tutkusu olan Charlize altı yaşında baleye başladı. Ailesi de onun bu tutkusunu destekleyerek onu bir dans okuluna gönderdiler. Buraya kadar her şey güzel görünse de aslında madalyonun arka yüzü hiç de parlak değildi. Alkolik olan babası sık sık Charlize ve annesine şiddet uyguluyordu. Babası son kez onlara saldırdığında Charlize henüz 15 yaşındaydı. Annesinin, gözlerinin önünde babasını silahla vurup öldürmesine tanık oldu. Olay nefsi müdafaaya girdiğinden annesi ceza almadı.

Modellikten Oyunculuğa

16 yaşında katıldığı bir güzellik yarışmasını kazanan Theron, aynı başarıyı bu kez İtalya’da uluslararası bir yarışmada gösterdi. Bu yarışmalar ona New York’ta modellik kapılarını açsa da O kendini dansçı olarak görüyordu.

“New York’a üç günlük bir çekim için gidip kış boyunca orada, bir arkadaşımın penceresiz, bodrum katı dairesinde kaldım. Hiç param yoktu. Bale dersleri alıyordum ve dizlerim artık dayanamayacak durumdaydı. Daha fazla dans edemeyeceğimi anlayınca ağır bir depresyona girdim. Annem Güney Afrika’dan yanıma geldi ve ‘Ya ne yapacağına karar verirsin ya da eve geri dönersin çünkü Güney Afrika’da da somurtabilirsin.’dedi.”

Ve Theron ne yapacağına karar verdi. Los Angeles’ta oyuncu olmayı deneyecekti. Bir gün bankada annesinin gönderdiği bir çeki bozdurmaya çalışırken banka görevlisiyle girdiği tartışma sırasında Theron’un güzelliği yetenek avcısı John Crosby’nin ilgisini çekti. Böylece oyunculuk fırsatları birer birer çıkmaya başladı. Fakat bir sorun vardı. Theron’un Afrikalı aksanı sözlü roller için önünde engel oluyordu. O da saatlerce televizyon izleyerek aksanını saklamanın yollarını arıyordu.

Rol için 18 kilo aldı

1995’te başladığı oyunculuk serüvenini 1997’de Al Pacino ve Keanu Reeves ile oynadığı Şeytanın Avukatı (Devil’s Advocate), Men of Honor (2000) ve Sweet November (2001) gibi birçok başarılı yapım izledi. 2003 yapımı Canavar (Monster) filminde Aileen Wuornos isimli seri katili canlandırmak için on sekiz kilo aldı. Cesur ve ilgi çekici performansı ona hem tüm dünyanın saygısını hem de En İyi Oyuncu dalında Akademi ve Oscar ödülleri kazandırdı. Şeytanın Avukatı’nda intihara meyilli kız aradaşken, Canavar’da seri katil oluyor, ödüllü Amerikan dizisi Durdurulmuş Gelişme’de (Arrested Development) yarım akıllı bir İngiliz ajanını canlandırıyordu.

Bunların yanı sıra aktivist olan Theron 2008’de Birleşmiş Milletler Barış Elçisi seçildi. Kadın hakları etkinliklerine katılan, aynı zamanda hayvan hakları savunucusu olan Theron, PETA’ya (Uluslararası Hayvan Hakları Federasyonu) üye oldu ve kürk karşıtı kampanyalarda gönüllü olarak boy gösterdi. Afrika’da yardıma muhtaç insanlar için de birçok proje gerçekleştirdi. Eşcinsel evliliği destekleyen Charlize Theron bugün aktör Stuart Townsend ile Los Angeles’ta yaşıyor. Çift, eşcinseller hukuken ilişkilerini yaşamadan evlenmeyeceklerini açıkladı. Theron bu konudaki görüşlerini şöyle ifade eder: “Evlenmek istemiyorum çünkü şu anda evlilik kurumunun yanlı olduğunu hissediyorum ve hepimizin eşit haklara sahip olduğumuz bir ülkede yaşamak istiyorum.”

 

CHARLOTTE BRONTË

 

 

Bronte ailesi altı çocuğundan üçünün eserlerinin İngiliz Edebiyatı Klasikleri arasında yer aldığı bir aile. Neredeyse yazmanın genetik olduğunu kanıtlayan bir gerçek. Charlotte Bronte bu üç kız çocuğundan bir tanesi ve Jane Eyre’in yazarı.

Ardı ardına trajediler

1816’da Yorkshire İngiltere’de doğduktan beş yıl sonra annesini kanserden kaybedince Charlotte ve diğer kardeşlerini teyzeleri büyüttü. Babaları, Bronte kardeşleri maddi durumu kötü olan rahip çocuklarına özel bir okula gönderdi. Okulun olanakları o denli kötüydü ki Charlotte kardeşlerinden ikisini tüberkülozdan kaybetti. Bunun üzerine babası diğer çocukları okuldan aldı. Bronte kardeşlerin evde oyun oynarken yarattıkları edebi kurgu dünyaları bir bakıma onları yetişkinlikteki edebi yeteneklerine hazırlıyordu. Okul bitince Charlotte, kardeşi Emily ile birlikte Brüksel’deki bir yatılı okula gittiler. Hayatı boyunca öğretmenlik ve mürebbiyelik yapan Charlotte burada da İngilizce öğretmenliği yaparken Emily ise müzik öğretmeniydi. Teyzelerinin ölümünden sonra eve dönmek zorunda kaldılar ama Charlotte kısa süre sonra Brüksel’e geri döndü. Yine de yalnızlığa ve belki de evli olan okul müdürü Constantin Heger’e duyduğu aşka dayanamayıp eve dönmesi uzun sürmedi. İşte bundan sonraki dönem İngiliz Edebiyatı’na büyük katkıda bulunacak temellerin atıldığı dönemdi.

Sadece 2 tane satıldı

Üç kız kardeş, Charlotte, Emily ve Anne Bronte, kadın oldukları için önyargı oluşmasın diye daha maskülen olan Currer, Ellis ve Acton Bell takma isimleriyle ortak bir şiir kitabı yayınladılar. Ne yazık ki kitap yalnızca iki kopya sattı. Bununla yılmayan Bronte kardeşler bireysel olarak yazmaya devam ettiler.

Charlotte’ın yazdığı ilk roman Profesör (The Professor) de yayıncılardan ilgi görmedi. Fakat çok geçmeden şeytanın bacağını kırıp ilk ve en büyük başarısı olan Jane Eyre’i yayınlatmayı başardı.  Kardeşlerine Jane Eyre’dan bahsederken “Size öyle bir roman kahramanı göstereceğim ki hem benim kadar sade ve küçük olacak, hem de sizinkiler kadar ilgi çekici.” demiştir. Jane Eyre gerçekten de çok sade ve çok ilgi çekiciydi. Edebiyat dünyasında övgülerle karşılandı. Tabii, eseri yerden yere vuranlar da oldu. Bunun sebebi Viktorya Dönemi’ne taban tabana zıt görüşler ortaya koyması ve halkın Jane Eyre’in yazarının kadın olmasından şüphelenmeye başlamasıydı.

Charlette Bronte’un feminizmi

Bronte, Viktorya dönemi klişelerine kendi feminist görüşleriyle karşı çıktı. Birinci tekil şahıs anlatımı, özellikle de bir kadının ağzından yazılmış oluşu yeni bir çığır açmakla kalmıyor, bir yandan okuyucunun eleştirme gücünü kırıp onu empati yapmaya zorluyordu.

“Kadınların genel olarak sakin olmaları beklenir fakat kadınlar da aynı erkekler gibi hislere sahiptir. Yetenekleri için alıştırma yapmaya, uğraşları için alana ihtiyaç duyarlar, aynı erkek kardeşleri gibi; sert baskılardan onlar da muzdariptir, erkeklerin de olabileceği gibi. Daha ayrıcaklıklı olan türdeşlerinin, kadınların puding yapmakla, çorap örmekle, piyano çalmakla kendilerini sınırlandırmaları gerektiğini söylemesi dar kafalılıktır. Kadınlar, geleneklerin cinsiyetleri için gerekli gördüğü uğraşlardan fazlasını yapmak veya öğrenmek istediklerinde onları ayıplamak ve onlara gülmek düşüncesizliktir.”

Jane Eyre, güçlü ahlak ve özgürlük anlayışıyla kadınlar için Viktorya dönemi kalıplarını kırdı. Charlotte, Jane Eyre ile edebiyat dünyasına adım atarken, aynı dönemde Emily, Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights) ile, Anne ise Agnes Grey ile okuyucu karşısına çıktı.

Ölümler bitmiyor!

1848’de Charlotte ikinci romanı Shirley üzerinde çalışırken sekiz ay içinde ailesinden üç kişiyi daha kaybetti. Önce erkek kardeşini bronşitten ve art arda Emily ve Anne’i tüberkülozdan… Charlotte’ın acıyla baş etme yolu yine yazmaktan geçiyordu.

Charlotte Bronte, babasının yardımcısıyla evlendiğinde 37 yaşındaydı. Bir yıl sonra doğmamış bebeğiyle hayata veda etti. Bronte’un bir tanesi ölümünden sonra basılan Jane Eyre, Shirley, Villette ve The Proffesor olmak üzere dört kitabı vardır.

Charlotte Bronte’un 13 yaşındayken yazdığı “I’ve been wandering in the Greenwoods” isimli şiiri 10 Nisan 2013’te Londra’daki bir açık artırmada 140.000 doların üzerinde bir fiyata satıldı.