Lüks Magazin Haberleri – Lüks Magazin Dergisi

 
 
 
 
 


Batıdaki Yer, Fas…

0
Eklenme Tarihi: July 16, 2012 GEZGIN
0072

Araplar tarafından  El-Mağribu’l-Aksa (Batidaki Yer) diye adlandırılan Fas, İslam coğrafyasının en batıdaki ülkesi. İlk olarak, İsa’dan önce 11. yüzyılda Fenikeliler’in Atlantik Okyanusu kıyılarında kuracağı kolonilerle efsaneleri aşıp tarihte yerini almaya başlayacaktır bu topraklar.

Ancak bugün de ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Berberiler bölgenin en eski yerli halkı olarak bilinmektedir. Atlas Okyanusu kıyılarında ticaret yapan Yunanlı Tüccarlar, ülkenin iç kısımlarında yaşayan yerli halka “bizden olmayanlar” barbaroi adını verdikleri ve bu ismin günümüze Berberi olarak geldiği kabul edilmektedir. Halkın kökeni tam olarak bilinmemekle beraber bulunan bazı mağara resimleri Berberiler’in paleolitik toplulukların soyundan gelmiş olabileceği ihtimalini güçlendirmektedir. Kendilerini İmazighen “özgür halk” diye adlandıran Berberiler, tarih boyunca Fas’ta bir çok krallık kurmuş, Kuzey Afrika’nın tamamına ve İspanya’nın Andalucia bölgesine hakim imparatorluklar oluşturmuşlardır. Berberilerin yanı sıra tarih boyunca Roma, Arap, İspanyol ve Fransız kültürleriyle harmanlanmış olan Fas, Filali hanedanlığının yönetiminde bir kırallık ülkesi olarak çalkantılı günlerini geride bırakmış sakin, huzurlu bir dönem sürdürmektedir. Seyahatin ilerleyen sayfalarında tüm bu kültürlerin izlerini hem şehirlerde, hem de Sahra Çölünde birlikte kovalayacağız…

Yaklaşık beş saatlik bir uçak yolculuğu ardından Kazablanka hava limanına inmiş, sabah 06:00 da şehre giden ilk banliyö treniyle ana tren istasyonuna varmış ve 06:50 treniyle Kazablanka kentinden seyahatimin başlangıç noktası olacak Marakeş şehrine doğru yola çıkmıştım. Trene biletsiz binen çocuklarla kondüktörler arasında yaşanan köşe kapmacaları, bizim işportacılardan sadece dilleri farklı olan su, pasta çörek satıcıları bağırtıları ve ahalinin raylardan yükselen takırtılara boğulan hararetli Arapça ve Berberice sohbetleri eşliğinde Marakeş’e doğru hızla ilerliyordum. Öğle saatlerine doğru tabiat ve trenin hızla yanından geçtiği kasabalar iyiden iyiye kızıla kesmeye başlamıştı. Renkler Marekeş tren istasyonuna varmak üzere olduğumu söylüyordu sessizce.

Hava limanlarını geride bırakacak kadar gösterişli Marakeş tren istasyonundan çıktığımda ilk olarak Fransız sömürgesi döneminde kurulmuş olan yeni şehirde buldum kendimi. Fas’ın tüm kentlerinin ortak yönü iki kısımdan oluşmaları; sömürge döneminde kurulan yeni şehirler ve modern yerleşim yerlerinin sarıp sarmaladığı orta çağ kentleri yani medinalar. Lüks oteller, avrupai kafeler, bankalar, iş yerleri yeni kentlerde konuşlanmış, gezilecek görülecek yerler de medinalarda…

 

İstasyon çıkışında Marakeş’in kalbinin attığı Medina’ya varmak için heyecanla yolcuları bekleyen taksicilerle pazarlık ilk aşamaydı. Heyecanlarının nedeni yerli bir vatandaşın 8-10 Dirhem’e gideceği yere beni 70-80 Dirheme götürecek olmaları. Tavsiyem, pek niyetli olmasalar bile taksimetre açtırmaya çalışın, en uzun yoldan götürseler bile karlı çıkarsınız. Taksi, otel ya da alışverişlerinizde esnafla sıkı bir pazarlık yapmadan cüzdanınızı açmanız durumunda, Fas için oldukça pahalı sayılacak bir tatil sizi bekliyor demektir. Kısa bir taksi yolculuğu ardından, eski kentin dar sokaklarında otele çevrilmiş bir riyad odası pazarlığı sonrasında kenti dolaşmaya hazırdım.

Eşsiz mimarisiyle, ülkede sonradan yapılan minarelere model olan Kutubiye kent gezisine başlamak için uygun  bir nokta. Kutubiye, 12. yüzyılda Muvahhidler tarafından yapılan, üç kızkareşler diye bilinen minarelerden biri. Diğer ikisi; Rabat’ta yarım kalmış olan Hassan kulesi ve İspanya Sevilla kendinde yer alan Giralda’dır. Minareye arkanızı dönüp karşınızda uzanan yola iki sıralı dizilmiş, İstanbul büyük adaya gidenlere hiç de yabancı olmayan calecheler (faytonlar) eşliğinde yürümeye devam ettiğinizde kendinizi bir curcunanın ortasında buluveriyorsunuz. Dikkatinizi çekmek için birbiriyle yarışan cambazları, hokkabazları, yılan oynatıcıları, maymun terbiyecileri, kadınların elini bir kaç dakikada dantel gibi işleyen kınacı kızlarıyla, ünlü Djemaa El Fna meydanındasınızdır. Faniler Meydanı olarakta bilinen bu yer, bir hikayeye göre Murabıtlar döneminde suçluların idam edildiği bir meydandı, şimdiki karnaval havası acı geçmişini insanlara unutturmuş durumda neyse ki.

Gün batımında renkten renge bürünen meydan, hokkabazları, masalcıları, Berberi çalgıcı ve dansçıları, yerli halkın da katıldığı eğlenceleri, yüzlerce lambanın ışığı altında kurulan yemek çadırlarıyla geç saatlere kadar gittikçe çılgınlaşan bir cümbüşe sahne oluyor. Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz denir ancak, meydanda kurulan yiyecek tezgahlarında halkın en sevdiği atıştırmalıklar arasında haşlanmış salyangoz ve salyangoz çorbası geliyor.

Kısa bişr moladan sonra yola Marakeş’in efsane çarşıları Suk’larda devam ediyoruz. Üzerini örten tahtalardan sızan ışıkların çarptığı el sanatı ve antika dükkanlarıyla ünlü Semmarin Sokağı, büyü malzemelerinin de satıldığı aktarlar çarşısı Rahba Kadime meydanı, şimdilerde el işi halıların satıldığı eskinin köle pazarı Zrabia, dericiler çarşısı, boyacılar ve terlikçiler çarşısı bu kadim ülkenin tüm zenginliklerini tezgahlarında görebildiğiniz günlerce gezseniz sonunu getiremeyeceğiniz Fas’ın gezginlere sunduğu farklı bir yüzü.

Çarşıları gezerken karşınıza çıkacak olan, duvarlarına işlenmiş sonsuz figürleriyle insanı büyüleyen Bin Yusuf Medresesi görülmeyi hak ediyor. Bin Yusuf , Fez kentindeki medreseleri gölgede bırakmak için 14. yüzyılda kurulmuş,130 odasıyla binlerce öğrenciye ev sahipliği yapmış Fas’ın en büyük medresesi. Sultan Mevlay El-Hasan’ın baş vezirinin dillere destan Bahia Sarayı, ziyaretçilere hat sanatının eşsiz örneklerini sunan Marakeş Müzesi, Gece’nin kızları Hesperidler’in büyülü bahceçlerinin izlerini taşıyan Marekeş’in ünlü Agdal ve Menera bahçelerine calecheyle yapılacak bir gezi, kızıl kenti anılarınızda unutulmaz kılacak diğer uğrak noktalarından.

Uçaktan indiğimde sadece adını bildiğim bir memlekette, 4. gün batımında, Atlas Dağları ardında meçhul bir şehrin bin bir ayrıntısını hayal etmeye çalışmanın keyfini sürüyordum.

Trenin ulaşamadığı yerlere giden CTM otobüsünün hareket saati yaklaşmıştı artık. Virajlı yollarıyla geçit vermekte nazlı Atlas Dağları’nı 2260 metredeki Tizi geçidiyle dize getirmişti insanoğlu. Zirvesi her daim bulutlarla kaplı 4167 metreye uzanan Tubkal dağının ulu aşılmaz görüntüsü ademsoyuna haddini de bilmek gerektiğini hatırlatıyordu sessizce…

Atlas Dağları’nı aşan bu geçit terkedilmiş kasbahlarla, Berberi köyleriyle ve muhteşem doğa manzaralarıyla bezenmiş bir yol. Talihsizliğim bir toplu ulaşım aracında olmamdı; şoför bey kardeşim şurda biraz dursak ben mekanın tadına varsam deme arzularından birinden kurtulup diğerine düşe kalka yol alıyorduk virajlı yollarda… Elbetteki böyle bir isteği dile getirmek mümkün değildi… (Yol boyu kaçırdığım Berberi köyleri, Lawrence of Arabia, Gladiatör, The Mummy ve daha birçok filme set olmuş Ait Benhaddou ve diğer kasbahları bir sonraki yıl doya doya gezebileceğimden haberim yoktu henüz…)

Diğer bir talihsizliğim nur yüzlü çember sakallı şoför bey kardeşimin 4 saat sürecek olan yolculuğum boyunca tanrı ile arasında ki bağlılık derecesini otobüsün hoparlöründen bangır bangır tüm yolcularla paylaşmasıydı… Bed sesli müezzinin sesi, baş dönmeleri ve mide bulantıları eşliğinde çölün kapısı “Ouarzazate” (kısaca Varzazat) şehrine varmıştım neyse ki… Tam anlamıyla Sahra’daydım artık… Sahra Çölü demek garip geliyor çünkü Sahara Arapça çöl demek zaten. Çöl çölü gibi anlamsız bir kelime haline geliyor bu ikili… Sahra deyince hayellerimizde canlanan Erg, yani kum çölleri Sahra’nın küçük bir kısmını kaplamakta aslına bakarsanız… Sahra çoğunluğu çorak arazilerden oluşan ancak dağları, vadileri, ormanları, kasabaları, kentleri, ülkeleriyle Atlas Okyanusu kıyılarından Kızıldeniz kıyılarına kadar sonsuza uzanıyor hissi uyandıran, en son 2.5 milyonuncu yaş gününü kutlayan devasa bir arazi parçası…

Ouarzazate… Bu kelime Arapça ‘sesin olmadığı yer’ anlamına da gelmekte. Bu  yolculuktan sonra bu anlam benim için oldukça manidardı… Bu kentin ünlü Tifoultoute ve hala ailelerin yaşadığı Taourirt  Kasbahları Berberi kültürü ve yaşamları hakkında söylecek çokça sözü olan yerler. Kasbahlar sahra çölünde yaygın olan, askeri amaçlı ya da bir aileye, aşirete ait  üyelerinin yaşadığı etrafı sur ile çevrili ortaçağ kalelerini andıran, günümüz kasabalarının atası diyebileceğimiz evler topluluğu. Alçak girişleri, dar basık, koridorları, içeriye sadece ışığın sızmasına müsaade edecek kadar küçük pencereleriyle pek konforlu görünmeseler de, insanların çölün acımasız koşullarına direnebilmeleri için  tek çare gibi durmaktalar. Yol boyu camdan izlediğim kasbahlara dokunmanın keyfini süreceğim iki gün vardı önümde bu kadim kentte…

Ouarzazate çöle açılan uzun bir yolculuğun durak noktası… Çöle niyet ettiyseniz çözmeniz gereken ilk problem ulaşım… Tek kişi için oldukça masraflı olan, toplu ulaşım araçları seçeneği olmayan bir rota bundan sonrası. Benim yaptığım gibi tek başınıza düşerseniz yollara, hayallerinizle boy ölçüşen rakamlar karşısında çare aramak zorunda kalabilirsiniz.

Kasaba otellerinde konaklayan turistleri araştırmaya başlamıştım çare olarak. Gün sonuna doğru farklı otellerden bir İngiliz çift, bir Meksikalı delikanlı, iki Portekizli hatun kişiyi bir araya getirmeyi başarmıştım… Çöl’de önümüzdeki üç gün boyunca rehberimiz ve şoförümüz olacak Hüseyin’le anlaşmamızı yapıp yol hazırlıklarımıza geçmiştik artık…

Sabah gün doğumuyla birlikte bir İngiliz, bir Fransız… diye başlayan Türk fıkralarını aratmayacak kadromuzla yola koyulmaya hazırdık… Köy ziyaretleri, palmiye ormanı yürüyüşleri, kasbah ziyaretleri ile donatılmış bir rotayı gün batmadan adını Dades Nehri’nden alan Dades Vadisi’ne varacak şekilde planlamaya çalışmıştık. Amacımız Dades Vadisi girişine yakın Maymun Parmakları kayalığına gün batımında varabilmekti. Gün batımıyla birlikte iyice kızıla kesen bu kızıl kayalıklar avuçlarını size açmış maymunların elini andıran bir dokuya sahip, gün batımında bu doku iyiden iyiye belirginlik kazanmakta.

Ouarzazate kentinden ayrıldığınızda artık çölde olduğunuzu coğrafya her haliyle hissettiriyor size. Çoğunlukla çorak olan arazi; Sahra’nın belleklere yer eden o cansız kimliğine can veren vadiler, dağlar, palmiye ormanları, küçük ırmaklar ve küçük yerleşim yerleri ile bezenmiş durumda. Yol üzerinde kurulu Berberi köylerinde denk gelinen bir düğün, taze nane yapraklarından demlenen nane çayı ikramları, dades vadisinde palmiye ormanlarında yapılan bir yürüyüş Dades Nehri’nin sesi eşliğinde Dades Vadisi’nde geçirilecek büyülü bir geceye sizleri hazırlamakta.

Koşturmaca içinde yorgun düşen gün, Maymun Parmakları kayalığında gün batımında bize yetişmişti… İyiden iyiye biz de yorulmuştuk artık. Dades Vadisine vardığımızda karşılaştığımız manzara karşısında şaraplarımızı açıp manzaranın tadını çıkarmaktan başka bir şey gelmemişti aklımıza. Nehir kıyısında kurulu olan otelimizde, camdan sızan nehir sesi eşliğinde uyku bile seyahatin bir parçası haline gelmişti o gece…

Ertesi gün ilk durağımız dağcıların tırmanıp inmekten bıkıp usanmadıkları Todra Gorge kanyonu oldu. Yaz sıcağında bile üşütecek kadar sert bir hava akımı karşılıyor kanyonda bizi. Kanyonun dibinden usul usul akan buz gibi dere bize eşlik ediyor kanyon gezimiz boyunca. Kayalara tırmanmaya çalışan dağcıların zerrecik görüntüsü mekanın heybetini daha bir hissettiriyor bize. Yarım saatte kanyonun diğer ucuna varmıştık. İrili ufaklı çorak tepelerden oluşan, ırmağın aralarında gözden kaybolduğu bir sonsuzluğa uzanıyordu coğrafya sanki…

Palmiyeler, vadiler, ırmaklar, terk edilmiş kasbahlar, köyler artık kanıksadığımız çöl manzaraları olmuştu bizler için… Kasaba pazarlarında verilen molalar seyahat ekibimizin ilgisini çekmekteydi. Türkiye’den gelen biri için sıradan yerler sayılabilirdi bu halk pazarları. Kendimi anadoluda bir semt pazarı dolaşıyormuş gibi hissediyordum en fazla.

Tamam artık, Merzouga kum çölüne ulaştık… derken büyük bir yerleşim yeriyle karşılaşıyoruz. Erfoud diye büyük bir şehir. Yönetimdeki hanedanlığın doğduğu topraklar burası aynı zamanda. Birkaç kilometre ötemizdeki Tafilat kasabası; Alaouite hanedanlığının doğum yeri. Bir kaç yılda bir uğradığı bu yerde onun için sürekli hazır tutulan bir sarayda var. Bu arada her şehirde kıral için bir saray var bu ülkede…

Duvarları süsleyen resimler ilk dikkatimi çeken ayrıntı oluyor bu kentte. Resimlerin ilham kaynağı mıdır bilinmez ama bu kent ünlü çöl filmlerinin çekildiği bir yer aynı zamanda… Evvel zaman içinde buralar okyanus olduğu için zengin fosil yataklarına da sahip bu şehir, doğal olarak bolca da fosil satan dükkanlara. Şoförümüz alışveriş yapmamızı umarak bir kaç fosil dükkanı dolaştırıyor bize. Fakat gün artık batmaya hazırlanıyor ve biz iyiden iyiye sabırsızlanıyoruz çöl için… Hızla şehri arkamızda bırakıp kızıl kumlara, Merzouga kum çölüne doğru ilerliyoruz…

Gün batımına doğru vardığımız Merzouga kum denizi kıyısında homurdanarak bekleyen çölün hörgüçlü atları karşılıyor bizleri. Develerin bir iki nazlanmasından sonra geceyi geçireceğimiz çadır kampına doğru önümüzde sıralanmış kum tepelerini birer birer aşmaya başlıyoruz. Tepelere tırmanmak neyse ama tepelerden inerken develer kadar bizlerde develerin sırtında onlara tutunmak için zorlanıyoruz. Kumların üstünde bize eşlik eden gölgelerimizle birlikte develerin ritmine ayak uydurmuş salına salına kervan başını takip ediyorduz. Bir saati aşkın bir yolculuk sonrasında gün akşama, kervan bedevi çadırlarına varmıştı… Develer de bizler de iyiden iyiye yorulmuştuk… Közde pişen güzel bir tajin ziyafetinden sonra, sıcak kumlara uzanıp yıldızların tadına varmak almıştı yorgunluklarımızı…

Gün doğmadan uyanıyoruz… Silkinerek kumlarımızdan arınıp giyinmeye koyuluyoruz. Develere atladığımız gibi gün doğumunu yakalamak için kum tepelerine topukluyoruz. Tepelere doğru ilerlerken rüzgarın sabaha kadar çölün tüm hafızasını sildiğini fark ediyoruz. Sanki kimse daha önce o kumlara ayak basmamışcasına bir çöl yüzeyi… Rüzgarın en büyük ressamlara taş çıkarırcasına kuma inci gibi işlediği desenler… Sabah rüzgarını arkasına alıp yüzümüzü yoklayan kum taneleri eşliğinde gün doğumunu izleyebileceğimiz bir tepeye çıkmaya çalışıyoruz. Sadece bir kaç dakika süren bu keyifli molanın ardından rüzgarın kasabadan taşıdığı ezan sesine doğru yol almaya devam ediyoruz…

Bir otelde duş alıp, saçlarımıza kulaklarımıza kadar giren kum tanelerinden arınıp kahvaltımızın ardından yolculuğumuzun en uzun soluklu yolcuğuna sırtımız pak karnımız tok çıkıyoruz… Rotamız Fas’ın ve yolculuğumuxun en büyülü kentine doğru. Osmanlı’nın Mağrip’e  Fas demesine neden olan kente Fez’e gidiyoruz… Bu kentin adını anmak bile insanı heyecanlandırmaya yetiyor doğrusu…

Tüm gün sürecek bu yolculuğumu boyunca Orta Atlas Dağları’nı aşıp gideceğiz bu kente… Kumlarda başlayan yolculuğumuz; önce dağlarda sonra ormanlarda devam edecek, avrupa makyajı ile bizi hayrete düşüren kasabalardan geçip Fez’de son bulacak…

Rotamız üstünde ye alan Azrou kasabasına yaklaştığımızda boyu 50 metreye varan atlas sediri ağaçlarından oluşan koca bir orman karşılıyor bizleri… Oturmaktan yorgun düşmüş bedenlerimizi kısa bir orman yürüyüşüne atıyoruz hemen. Yeşil kokan, çam kokan ciğerlerimizi şenlendiren bir orman havası… Ama ortada dönen bir gariplik de var sanki! Ormanda ilerledikçe ağaçlarda saklı onlarca göz bizleri izliyor hissine kapılıyoruz… Çok geçmeden ağaçlardan birer ikişer önümüze atlayan maymunlar bu hissimizde yanılmadığımızı gösteriyor bizlere. Elimizde yiyecek var mı yok mu diye hızlıca kolaçan ediliyoruz. O sıra birşeyler mi atıştırıyorsunuz? Bu durumuda önerim maymunlara karşı cömert davranmanız. Gelen geçen turistler elbetteki sadece insanların değil doğanında dengesini bozmayı ihmal etmemişler. Şu an tam olarak beş çayında bisküvi keyfi yapan maymunlarla dolu bir sedir ormanındasınız… Maymunlar eşliğinde kısa bir orman yürüyüşü sonrasında manzara molalarıyla yolumuza devam ediyoruz.

Osmanlı İmparatorluğunun bir ülkeye adını vermeye layık gördüğü kentteyiz artık; Fez… Fez’in yeni yüzünde, Fransız sömürgesi döneminde kurulan yeni kentteyiz; Ville Nouvelle. O yorgunuluğumuzu atabilecek kalitede bir otele yerleşip dinlenmeye çekiliyoruz… İyi dinlenmemiz lazım bu gece! Yarın Fez’in eski kentinde  yorucu ama bir o kadar da muhteşem bir gün bizleri bekliyor olacak…

Bir ülkeye adını veren kent… Üç ayrı kentten oluşan kent… Dünya’nın en büyük Ortaçağ İslam kenti. 16. Yüzyıl’ın savaş kalesi Borj Nord’a çıktığınızda, Fez’in muhteşem panoraması gözlerinizin önüne seriliyor. Toza, dumana gömülü, altın sarısı bir kent panoraması… Sokakların, evlerin içiçe geçmiş sarmal dokusu, karanlık çağlarda dev örümceklerin kurduğu bir kent üstüne insanlar kendi şehrini kurmuşlar izlenimi uyandırıyor gözlerinizde.

Fez farklı dönemlerde kurulan, içiçe geçmiş üç ayrı kentten oluşuyor; Fransızların kurduğu Ville Nouvelle, 13. yüzyılda Meriniler’in  kurduğu Fezü’l Cedid ve 8. yüzyılda II. İdris tarafından kurulan Fezü’l Bali…

Ville Nouvelle; otelleri, garları, terminalleri, bankaları, restoranlarıyla eski kent sokaklarına inmeden önce ziyaretçilerin ilk uğrak noktasıdır. Sömürge yıllarında kurulan bu bölge fazla görülecek birşeyi olmasa da Fas’ın modern yüzünü oluşturmaktadır.

Fezü’l Cedid; Yeni kentten ayrılıp Mevlay Yusuf Bulvarı’nı takip edip birkaç kilometre ilerlediğinizde, Fezü’l Cedid’in girişine varnış olursunuz. Meydanın sağında yer alan küçük kapıdan içeri girmezseniz, kraliyet sarayının girişine varırsınız. Saray girişini hızlıca kolaçan edip kaçırdığımız kapıya geri dönüyoruz. Küçük kapıdan girer girmez kendimizi Mellah’ın kalabalık sokaklarında buluyoruz. Mellah, Yahudi yerleşim yerlerine verilen isim. Artık Yahudiler yaşamıyor bu bölgelerde. Ya öldürülmüş ya da sınırdışı edilmişler. Ancak 15. Yüzyıl’da mellahlarda sürüp gitmiş yaşamların zenginliğini sokaklar, binalar gösterişleri ile hissettirmekteler. Bir zamanların zengin tüccarlarına ev sahipliği yapan Mellah, şimdilerde gündelik ev gereçleri ve yiyecek satan dükkanlarla dolup taşmış durumda.

Yolumuza devam edip kalabalık alışveriş caddesi Fezü’l-Cedid Caddesi’ne çıkıyoruz. Yerli, yersiz her insanın, birşeylerin pazarlığını yaptığı bir cadde burası; pazarlık uğultuları içinde yolumuza devam ettiğimizde, halkın akşamları toplanıp zaman geçirdiği geniş bir meydana ve oradan da Eski Fez’in girişine, Babü’l-Celud kapısına varıyoruz. Surların içinde saklı kalmış

Ortaçağ kenti ile bugün arasında bir zaman tünelinin girişinde beklediğimizden habersiz, içerden bizleri kendine çeken uğultulara kulak kabartıyoruz.

Fezü’l Bali; Hırıstiyanlar’ın Endülüs’ü fethedmesiyle, Güney İspanya’dan kaçan zanaatkarların elinde can bulmuş Ortaçağ İslam kenti… Kim demiş zaman makinesi diye birşey yok! Buyrun Babü’l-Celud kapısına; Kapıdan geçtiğiniz anda, bin yılı aşkın zamandan beri süregelen bir hayatın içinde buluveriyorsunuz kendinizi. Bütün kenti örümcek ağı gibi sarıp sarmalamış daracık labirent sokaklar, günlük koşturmacasına eşek, katır sırtında devameden, sokaklar dolusu kalabalıklar, Cizvit papazlarını andıran yerel kıyafetleri cellabelerle, bin yıl sonrasından gelen siz yabancıları süzen insanlar… Birbirine karışmış zeytin, ekşi peynir, baharat kokularının yükseldiği pazarlar, tezgahlarda alıcılarını bekleyen, dili bir karış dışarda, kesik deve başları, iştahı kabarmış müşterilerine kafeslerinden umutsuzca bakan tavuklar, tavşanlar… Biri size o sıra nerden geliyorsunuz diye sorsa! Anadolu Selçuklu Devleti’nden diyecek kadar havaya girmişsinizdir artık.

Kapıdan geçip sur içine, eski kente girdiğimizde davetkar iki ana cadde ile karşılaşıyoruz. Tala Seghira ve Tala Kebira; Tala Seghira’dan girerseniz retoranlar bölgesine girmiş olursunuz, acıktığımızda geri döneriz buraya. Şimdilik et ve zeytin kokan çarşılarıyla Tala Kebira’yı izleyelim. Bir kaç dakika yürüyüş sonrasında 1300’lü yıllarda Karaviyin Üniversitesi’ne rakip olarak yaptırılan Ebu İnan Medresesi ile karşılaşıyoruz.  Mağribi mimarisinin muhteşem örneklerinden biri bu durağımız. Avluya girdiğimizde muhteşem alçı bezemeleri ve sedir ağacı oymaları dikkatimizi çekiyor. Bu karmaşık görünümlü desenleri dikkatli incelediğinizde sade bir düzen içerdiklerini rahatlıkla farkediyorsunuz. Evrenin karmaşık görüntüsü altında yatan sadeliği vurgulamaktadır bu desenler. Medrese öğrencilerinin odaları, derslikler, mescit, muhteşem tavan süslemeleri ve çatıdan kent manzarası… Yolumuza devam ediyoruz; medresenin az ilerisinde bir saat görüyoruz, bir Ortaçağ dönemi saati. 500 yıldır çalışmıyor, nasıl çalıştırılacağını da kimse bilmiyormuş. Acaba nasıl çalıştırılır ki düşünceleriyle yola devam ediyoruz; Eski hanlar (funduklar), muskalardan iksirlere her türlü baharatı bulabileceğimiz aktarlar çarşısı, II. Mevlay İdris’in türbesi derken kentin kalbine, Karaviyin Camisi’ne varıyoruz. Tunus’un Kayrevan kentinden adını alan bu cami, 9. Yüzyıl’da yaptırılmış. Muhteşem işlemeleri ile dikkat çeken bu devasa yapı, Dünya’nın en eski üniversitilerinden Karaviyin Üniversitesi’nin de merkezidir. 800’lü yıllarda dünyanın genelini hayal ettiğinizde, içinde bulunduğunuz yapının değerini çok daha iyi anlıyorsunuz. Çevreye yığılmış olan diğer medreseleri de gezdikten sonra, çekiç seslerinin yoğunlaştığı bir çarşıya doğru ayaklarımızın bizi sürüklediğini farkediyoruz.

Bakırcılar çarşısı; zanaatkarların tutturduğu ritim adeta bir orkestra havası yaratıyor çarşıda. Bakır sinileri, kazanları, çanak çömlekleri birkaç dakika içinde muteşem desenlerle bezeyen zanaatkarlar karşısında, hayranlıklarımızı gizleyemiyoruz. Fez Irmağı çevresinden yükselen, insanın burnunu sızlatan bir koku elimizden tutup, bizi Bakırcılar çarşısından koparıp kendisine doğru sürüklüyor. Sepiciler Semti’ndesinizdir artık. Dar sokaklarda yürürken, bir anda karşınızda panik halde size bağıran birilerini görürseniz, arkanıza bile bakmadan hemen kendinizi bir kapı eşiğine atmanın yoluna bakın; arkanızdan size doğru sırtı tepeleme post dolu bir eşek ya da katır, freni patlamış bir kamyon gibi yokuş aşşağı hızla yaklaşıyordur. Eğer önünden çekilmezseniz, bir eşeğin taşıyabileceğinden on kat fazla yükü sırtlanmış zavallıcıkların, size çarpmadan durması pek de mümkün olmayacaktır. Semtteki mağazalardan birinin çatısına çıkıp, o klasik görüntüye tanıklık ediyoruz; farklı renklerde onlarca toprak kuyuda derileri işleyen yarı çıplak genç işçiler… Söylemeden geçmeyelim, el işi muteşem deri cantalardan, ayakkabılardan birini almadan bu bölgeyi terketmek bizler için hiç de kolay olmayacaktır.

Ertesi sabah Tanca’ya Cebelitarık Boğazı’na uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz. Eski parkur Mekneş, Rabat ve Kazablanka idi… Biraz yorucu da olsa Tanca ve Asillah’ı görmeden seyahatimizi sonlandırmaya bu sefer gönlüm el vermedi. Daha önce Marakeş’den trenle gittiğim bir şehir Tanca. Bu sabah izleyeceğimiz yol benim içinde yeni bir rota. Üç saatlik sakin bir rota olduğunu biliyorum sadece.

Kahvaltı sonrası Fez’le vedalaşıp yolumuza devam ediyoruz. Yaklaşık 3 saat sonra Fas’ın en önemli kentlerinden birine, liman kenti Tanca’ya varıyoruz. Afrika’nın en kuzey noktası, Avrupa’nın Afrika’yı seyrettiği  Tanger’deyiz. Cebelitarık boğazı’nın hemen kıyısında kurulu olan bu kent dolu dolu bir tarihe tanıklık etmiştir. Fenikeliler’in kurduğu ticaret kolonisi ile tarihe adım atan Tanca; Roma, Vandal, Bizans, Arap, Fas, İspanyol, Portekiz ve kısa bir süre İngiliz toprakları olarak varlığına devam etmiştir. Kozmopolit bir yapıya sahip olan bu kent mimarisinde İspanyol ve Portekiz havasını barındırmaktadır. Hemen herkesin İspanyolca konuştuğu bu kent geceleri pek tekin olmayan sokaklarıyla Avrupalı maceraperestlerin Fas’da ilk uğrak noktasıdır. Fas’ın klasik şehir yerleşimi burada da karşımıza çıkıyor… Ville Nouvelle (yeni kent) ve surlarla çevrili eski kent (medine); Fransız Meydanı, enfes İspanyol ana karası manzarası ile Pasteur Bulvarı, Büyük Çarşı, Tanca Modern Sanatlar Müzesi yolu yeni kente düşen gezginlerin uğrak noktaları arasında yer almakta…

Liman’a tepeden bakan eski kent, nefesini zorlayacak kadar dik, örümcek ağı usülü dar sokaklarıyla karşınıza çıkıyor. Sağlı sollu dükkanlarla çevrili Gümüşçüler sokağını Küçük Çarşı’dan başlayıp Büyük Çarşı’ya doğru tırmanıyoruz. Hedefimiz kentin en yüksek noktasına kurulmuş olan eski kasbah. Kasbah’a vardığınızda Mevlay İdris’in sarayı Darül-Mahzen’i zamanında koruyan toplar hala ziyaretçileri karşılmaya devam ediyor. Cebelitarık Boğazı’nın  muhteşem manzarası burada da ziyaretçileri yalnız bırakmıyor.

Kasbah’ın batısına doğru kıyıyı takip ederseniz 15-20 dakika sonra Amerikalı milyarderlerden Malcolm Forbes’ın sarayı ile karşılaşırsınız, yolunuza biraz daha devam ederseniz eğer karşınıza Cafe HAFA çıkar. Muteşem manzarası ile edebiyat ve sanat çevresinin buluşma noktası, ilham kaynağıdır bu kafe.

Tanca seyahatimize güneye doğru devam ediyoruz. Rabat yolunun 40. km’sinde bizi beyaza ve maviye bürünmüş muhteşem bir kasaba karşılıyor, Asilah… Rüzgarlı bir havada Atlas Okyanusu’nun öfkesini azametini iliklerinize kadar hissedebileceğiniz bir konumda bu kasaba. Kasaba’da bulunduğunuz süre boyunca okyanusun o muhteşem uğultusu kulkalarınızı hiç yalnız bırakmıyor. Surlar içinde 1400’lü yıllarda Portekizliler tarafından kurulmuş olan beyaz mavi Asillah’da büyülenmiş bir halde yürürken kendinizi Portekiz’de balıkçı kasabası sokaklarında dolaşıyor sanmaya başlıyorsunuz. Bazen balkona fırlayıp arapça oğluna bağıran bir kadın, bazen açık bir pencerden sokaklara yayılan arapça radyo yayını, bazen de bir ezan sesi size Fas’da olduğunuzu hatırlatıyor sadece.

Küçük bir kasaba olan Asillah’da sur içi evleri, antika ve el sanatı dükkanları, surlardan okyanus manzarası, 20. yüzyılın azılı haydutu Resuli’nin kalesi, kasaba duvarlarını süsleyen duvar resimleri ile gönlümüzü şenlendirecek.

Geniş mi geniş, uzun mu uzun kumsal sahil şeridiyle seyahatin yorgunluğunu atabileceğimiz bir nokta burası. Restoranların zengin deniz ürünleri menüsü klasik Fas mutfağından farklı lezzetleri tatmamıza olanak sağlayacak…

E ne diyelim, uzuun yorucu bir Fas seyahati ardından ruhlarımızın bize yetişebileceği soluklanıp kendine gelmeye zaman bulacağı minik muhteşem bir kasaba burası. Ben burada kalmak istiyorum, geri dönmek istemiyorum dediğim nadir yerlerden biri olmuştur benim için. Gerçi hoş ben hiçbir seyahatimden geri dönmek istemedim şimdiye kadar.

Asillah sonrası uzun bir yolculuğa çıkıyoruz. Rabat’ı geçip 9 gün önce seyahatimizin başlangıç yeri Kazablanka’ya varıyoruz. Burada da görecek yerlerimiz yok mu? Var elbette ki. Denizin üstüne kurulmuş Hassan II. camisi, Rick’in Barı ve çarşılar bu kadim ülkede ki son saatlerimiz geçireceğimiz noktalarımız olacak. Çok birşey söylemiyorum buralar için, onları da sizlere bırakıyorum.

Evet dostlar, Fas seyahatlerim süresince bunlar benim gördüklerim benim söylediklerim. Eminim ki sizlerin daha çok söyleyecek sözü, anlatacak anısı, macerası olacak.