Lüks Magazin Haberleri – Lüks Magazin Dergisi

 
 
 
 
 


Boğaz’ın Melodisinde Bir Gizli Kahraman: Kerem Görsev

0
Eklenme Tarihi: June 25, 2012 BAY X
ATS_4208

Sanatçıların hep çok farklı bir aurası olmuştur. Hele ki müzisyenlerin. Melodik yaşarlar hayatı. Ünlü caz müzisyeni Kerem Görsev de öyle. En büyük tutkusu müzik olsa da başka tutkuları da var tabii ki. Deniz ve klasik Amerikan otomobiller mesela. “Her caz parçasının bir hikayesi, bir gizli kahramanı vardır” diyen Görsev, kendi hikayesini anlatıyor bu sefer. İstanbul’da Boğaz’ın en güzel saatlerinden biri olan sabah vaktinde, son derece melodik bir mutlulukla, parmaklarım direksiyonda ritm tutarak gittim Emirgan’a. Ne de olsa çok melodik bir eve gidiyorum. Hayran olduğum bir müzisyenle röportaj yapmaya…

Kerem Görsev, hem müzisyenliği hem de yaşamı ile Noble & Royal dergisine kapak konusu olmayacak da, kim olacaktı zaten? Evden içeri girdiğinizde cazın insanı yumuşatan o havası sarıyor her yerinizi. Değişik bir aurası var evin. Huzurlu… Merdivenlerin başında Kerem Görsev bekliyor bizi. Kocaman bir piyano karşılıyor ama ondan önce. Sihir görmüş çocuk gibi “waw!” diyorum. CF III S Concert Grand model bir kuyruklu piyano… “Sesi başkadır onun” diyor. Bir tane de içerideki odada varmış; C 5. Tabiri caizse müzik hayatına anne karnında başlamış bir müzisyen Kerem Görsev. Ortalama 5binden fazla plak sahibi olan bir baba, keman çalan bir dayı, piyano çalan bir amca ve mandolin çalıp şarkı söyleyen bir teyzenin olduğu aileden geliyor Görsev. Alan Broadbent hayranı… Bill Evans ise idolü.

Anlatıyor Görsev… Müzikle başlayan hayatını, eşiyle nasıl tanıştığını, çocukluğundaki İstanbul’u, New York’u, hayallerini, klasik otomobil ve deniz tutkusunu… Hesapsız kitapsız bir sohbet. 40 yıllık dostmuşuz gibi… Bir ara dönüyor ve o soru soruyor bana bu sefer: “Caz nasıl bişey biliyor musun?”… “Dünyayı görmektir. Hayata bakıştır” diyor. Sohbet sırasında en çok dikkatimi çeken şeylerden bir diğeri de Görsev’in eşiyle duyduğu gurur. “Çok zekidir benim karım” diyor. Pınar Hanım 1995 Mayıs’ında Amerika’dan Türkiye’ye döndüğünde Görsev ona bir albüm yapıyor: “I love May”. Evet, bu ayki kapağımız hayalleri hiç bitmeyen Kerem Görsev’e ait. Bize çaldığı piyanonun sesi hala kulağımda… Buyrun bol notalı röportajımıza… Önce müzik!

En son Terapi albümünü çıkardınız. Nasıl bir hikayesi var bu albümün?

Evet, en son Terapi albümü çıktı. Alan Broadbent’in yönettiği, Londra Flarmoni ile Abbey Road Stüdyolarında yaptığımız bir albüm. Geçtiğimiz yaz yurtdışı konserler oldu. Kasım’da New York’a gititm. Alan Broadbent’i buldum yine. Efsanedir kendisi. Her sene giderim New York’a. Çok severim. Kokusu, tarzı, Caz müzisyenleri… Caz açısından başka bir dünya orası. Alan bana dedi ki “Hadi bana Türk kahvesi ve baklava bul burada.” New York’ta Güllüoğlu bulduk. Keyifli bir sohbet… Benim bir hayalim vardı. Hayaller hiç bitmiyor ne de olsa. Alan Broadbent’in müziklerimi, bestelerimi aranje etmesi… Alan Broadbent Diana Kroll’un da orkestra direktörü bu arada. Aldığı Grammy’lerin sayısı yok. Geçen hafta Paul Mc Carthy’nin albümü çıktı. Alan yazdı bütün aranjmanları. Kendisi şu an dünyada yaşayan en büyük efsanedir. Parça verdi bana. “Alan, ben bütün albümü senin yazmanı istiyorum” dedim. 2,5 aylık bir çalışma sonunda bütün bestelerimi aranje etti. Benim için önemli bir hikayesi var albümün yani.

Hayallerinizi takip ettiğiniz başka projeler var mı yakın zaman için?

Olmaz mı? Bir de piyanist Bill Evans var; benim için efsave. Taptığım bir adamdır. Öldü o. Aklımdaki albümün adı ‘Tribute to Bill Evans’ olacak. Alan Broadbent de bayılır ona zaten.

Ne zamana düşünüyorsunuz bu albümü?

Tahminen 2013 Mayıs ayında olur.

Başka proje?

Bir de Quinted formatında yazdığım – 2 nefesli ve 3 kişi- bir projem var. Coltrane diye bi projem var. John Coltrane’in… Bir de gene geçen sene 92 yaşında vefat eden dünyanın efsanevi piyanistlerinden George Herring var. Ölmeden önce tanışma fırsatım olmuştu. “ Tribute to George Herring” projem de var o yüzden. Şu anda kütüphanemde 3 tane CD kaydına hazır projem var yani. Bu senenin sonlarına doğru Amerika’ya gidip Quinted albümünü kaydetmek istiyorum. Albümler dışında bir ara – çok önce – JS’ Jazz Center’daydınız.

Tekrar bir kulüp işletmeyi düşünüyor musunuz?

Bir daha hayatım boyunca asla müzik dışında birşey yapmayacağım. Sanatla ticaret aynı anda olmuyor. Benim oraya ayıracak enerjim yok. İşime son derece ciddi ve hassas bakan bir insanım ama o işin de peşinden disiplinli bir şekilde koşturmanız lazım. E bu da enerjinizi alıyor. Evde akşam piyanonun kapağını açacak haliniz ve mutluluğunuz kalmıyor. Ben müzisyen olarak doğdum. 6 yaşında girdim konservatuara. İlk oyuncağım duvar piyanosuydu. Müzisyen olmaktan çok memmunun. Artık sadece konser salonlarında ve Kültür Merkezleri’nde çalıyorum. Kulüp barlarda çalmayı bırakalı 4 sene oldu. Önümde yemek yenmesinden ve içki içilmesinden, insanların yürümesi ve koşturmasından rahatsız oluyorum. Teknik olarak da zor. Bana kuyruklu piyano lazım mesela… Bizi dinlemek isteyen insanlar bilet alıp, 1,5 saat konsantre olup dinleyecekler, mutlu olup çıkacaklar. Durum bu. Son 1,5 aydır  Joy FM’de program yapıyorum bir de. Pazar günleri öğlen 11-12 arası ve Çarşamba akşamları saat 9’da. Bir de “Kerem Görsev’le caz” diye bir program var.

“Ben müzisyen olarak doğdum” demeniz her şeyi özetliyor zaten. Peki müzikle ilk tanışmanız? Bu aşkın ilk kaynağı nedir?

Klasik müzikle tanışmam anne karnında oldu aslında. Babamın 5bin tane plağı vardı. Annem hamileyken de evin içinde hep onlar çalınırmış. Biz çocukluğumuzda da hep klasik müzik dinlerdik. 1960’lı yılların başlarıydı. Dayım ressamdı ve keman çalardı. Amcam da piyano. Teyzem mandolin çalar ve çok güzel şarkı söylerdi. Johnny Holiday’ler, Beatles’lar. Ben de 3-4 yaşlarındayken onlara eşlik edermişim hep. Müzik yeteneğimin ve müzik kulağımın olduğunu anlamışlar. O yüzden 1967 yılında İstanbul Belediye Konservatuarı’na girdim. Hem birinci sınıfa hem konservatuara gidiyordum. 1972’de Devlet Konservatuarı açılınca ona geçtim. 1978’e kadar da oradaydım.

İlk enstrümanınız neydi peki?

Piyano. Daha sonra kemana geçtim. Bir ara viyola da çaldım.

İçinizde en çok yer eden hangisi?

Piyano. Hem de şu arkamdaki… (CF III S Concert Grand model kuyruklu piyanosunu gösteriyor)

Cazın kalbinize ilk işlediği zaman?

1970’lerin ortalarında ağabeyim Fındıklı’daki akademide okuyordu. Onun da bir sürü ressam arkadaşları vardı; hep caz dinlerlerdi. Ali Arif Ersen – ressam ve fotoğraf sanatçısı – bana ilk caz albümü dinleten kişiydi. Ondan sonra Bill Evans benim gurum oldu. İçeride 89 tane Bill Evans albümü var. Kitapları da… Bütün efsanevi caz piyanistlerinin – Oscar Peterson vs – müziklerini dinleye dinleye içimdeki yaşam sevinci parıldamaya başladı. Karar verdim ki ben bu müzik tarzını seviyorum. Ondan sonra klasik müzikle eğitimim ters oldu. Cazı sevmeye başladım. Caz nasıl bişey biliyor musun? Dünyayı görmektir. Hayata bakıştır.

Müzikten başka ilgilendiğiniz bir sanat dalı var mı?

Hayır. Ama sanatı genel anlamda seviyorum tabii ki. Bir de arkeolojiye çok merakım var. Medeniyetlere… Tarihin değişimini, oradaki hikayeleri seviyorum. Eşim ve çocuğumla dünyanın neresine gidersem gideyim ilk ziyaret ettiğimiz yer müzelerdir. Müzik tutku ister. Müzisyenler de tutkulu insanlardır. Sizin müzikten başka bir tutkunuz var mı? Müzik ve caz ayrı ama bir de piyano tutkum vardır. Benim için mükemmel bir obje piyano. Kuyruklu piyanoları yan yana görünce denizde sıralanmış donanmadaki deniz altılar gibi gelir bana. Bir de otomobil tutkum var.

Klasik otomobiller mi, yoksa…?

Klasik. Ben bir Amerikancıyım. Amerikan arabalarını çok kullandım. Koleksiyonum yoktu ama her zaman 1-2 Amerikan arabam vardı. Çok özelleri oldu. Rain Man filmini hatırlarsınız. O filmdeki araba vardı mesele bende. Alinur Velidedoğlu istemişti; verdim ben de. Mustang’lerim, Transam, Pontiac oldu, Thunderbird oldu. En son arabam 1963 model üstü açık pembe Cadillac’tı. Dalmaçyalı bi köpeğim vardı o zaman. O ve kızım arabaya biner Boğaz’da dolaşırdık. Çok keyifliydi. Sürat sevmem ama o gücün altımda olmasını severim. Kullanma hissini severim ama kullanmam. Yeni yapacağım albümde bir parça var ismi V8. Amerikanlarda vardır ya V8. Bir sound vardır onlarda. Müthiştir.

Spor tutkunuz var mı peki?

Spor olarak bir tek Gym. Onun dışında bir spor yapamazdım zaten ellerimi ve parmaklarımı korumak zorundaydım hep. Voleybol, basketbol, futbol hepsi yasaktı. Son iki sene içinde 2 bel ameliyatı oldum. Meslek sıkıntısı. Ona göre gym yapıyorum sadece.

Belli bir ritüeliniz var mı?

Vardı ama 1 ay öncesine kadar değiştirdim. Yeni ritüelim, hiçbirşeye sinirlenmeden sakin yaşamak. Müzikten başka hiçbirşeye kafamı takmamak.. Yaz gelsin diye bekliyorum. Güneye gidiyorum yazları. Bodrum’un dışına. Gökova Körfezi’ni seviyorum. Onun dışında İstanbul’da haftada 1 gün Tünel’e çıkmayı çok severim. Maslak’tan Taksim’e metro, oradan da Tünel’e. Lale Plak vardır orada. 56 senelik plakçıdır. Cazz ve klasik plak satar. Ona bir uğrarım mutlaka. Ağırlıklı olarak evdeyimdir. Arada arkadaşlarımla buluşurum. Müzisyenler gece hayatını da pek sevmez. Sizde durum nasıl? Sevmem. Ben o ortamın içinde 25-30 sene çaldım. Giriyosun; valeler üzerine saldırıyo, vestriyer kovalıyor, garson bilmem ne… Yemek mi yiyosun dayak mı yiyorsun belli değil. Canlı müziğin olmadığı yerlerde yemek yiyorum ben. Nerede olursam olayım kötü bi müzik olunca yemek yiyemiyorum. Bu CD’den gelen müzik bile olsa. Sunset’te mesela güzel yemek yerim. Zuma’da. Kanyon Gina da iyidir. House müzikte yemek yiyemem asla. Ama o tarzı seven insanlar için o da güzel. Ben tercih etmiyorum sadece.

Caz yemek müziği olarak çok tercih edilir halbuki…

Evet var. Dinner Jazz diye bişey vardır. Frank Sinatra’lar çalar. Seni yemeğin altında mutlu eder. Tebessüm ettirir. Hiç içeceğin yoksa bir şişe şarap daha içersin mesela.

Her sene en az 1 kere giderim New York’a demiştiniz röportajın başında. New York’un en çok nesini seviyorsunuz peki?

 Manhattan’ı. Başka ne olabilir ki? Müzeler, her tarafta jazz kulüpler, sushi’ciler… New York’ta hayat var. Zaman hızlı akıyor. Ama yaşamak için değil. 2-3 ay kalıp döneceksin.

Peki ya İstanbul?

İstanbul’da biraz Akdenizlilik olduğu için daha farklı bir şehir. İstanbul’da restoranlar, gece kulüpleri 2 senede bir değişir. Ben İstanbul’un özellikle de bu semtini çok seviyorum. Emirgan’ı. Tık ses yok mesela şu an. Yürüyerek aşağı iniyorum, Çınarlı Kahve’ye… Yürüyüş, yüzme… Harika. Ben Esentepe’de büyüdüm. Yemyeşildi oralar. Dutluktu. 1972’de Boğaz Köprüsü yolları başladı. Şehrin 40-50 senede ne hale geldiğini gördüm. Bizim evden Darphane’ye kadar lahana tarlasıydı. Ben bu anılarımı pastel renk olarak hatırlıyorum. İstanbul renksizdi o zaman. Reklam panoları yokru. Arabalar siyah ve beyazdı. Akmerkez’in orası boştu. Ulus diye bir yer yoktu. Çilek tarlasıydı. Şimdiki çocuklar başka bir İstanbul yaşıyor.

Kızınızın ilgisi var mı müziğe?

Var. O hem normal okulda okuyor hemde yarı zamanlı Mimar Sinan Devlet Konsenvatuarı’na gidiyor. 3. Sınıf piyanoda.

Seviyor yani?

Evet ama biraz zoraki oldu galiba.

Başka bir ilgi alanı mı var?

Sporu seviyor. Annesinden miras genetik bir zekası var. Annesi de çok zeki bir kızdır. Pınar, eşim. 1987’de evlendik. Robert Koleji’ni bitirdi, Amerika’ya gitti ve Computer Science & Ekonomi okudu. 6bin kişi içinde birincilikle mezun olmuştu. Ağır zekidir. Orada Borland’da çalıştı. Orada üst düzey yönetici oldu. Türkiye’ye döndüğünde 1995’ti. Mayıs ayında. Ben de ona ‘I love May’ diye albüm yapmıştım. Turk.net’in kurucularındandır benim karım. İşkoliktir biraz.

Nasıl tanıştınız eşinizle?

Amerika’da üniversitede okuyordu. Ben de Bodrum’da caz çalıyordum. alikarnas’ın yanında bir otelde kalıyordum. 1986 yılıydı. Otelin yönetimi müzisyenlere değer vermiyordu. Yatakhane gibi bi yere koymak istediler bizi. Ben protesto ettim, kalmadım orada. Arabam vardı; içinde de bir köpek çadırı. Bitez’de bi dalgıç okulu vardı. Oraya kurdum çadırı. Denize de çok merakım vardır. Deniz kaptanı ehliyetim de vardır mesela. Deniz hayatını seviyorum. Neyse… Pınar da tatile gelmiş oraya. Aktur’da kalıyor o da. Orada tanıştık. 21-22 yaşındaydı. Akşam çaldığımız yere geldiler. Sonra bir haftaydı onun tatili ama 3 haftaya uzattı. Okuluna döndü tekrar. O zamanlar bildiğin mektup vardı tabii. Saklar hala mektuplarımızı… O zaman beri evliyiz.

Hayatınızda en unutamadığınız anı bu heralde… Peki şimdiye kadarki en komik anınız nedir?

Komik değil de trajikomik var. 1983 yılında Mersin’e turneye gittik. Rahmetli davulcumuz Erdem vardı. Davulların hard case’leri yoktu o zamanlar. Battaniyeye sarıyoduk. Konsere öyle giderdik. Benim de bir tane Fender Rhodes elektronik piyanom vardı; 80 kg. Onu da sarıp sarmayalıp taşıyorduk kamyonetle. Topkapı otogarına gittik. Anlatamam halimizi, Frederico Fellini filmleri gibi… O zaman genciz. Taşıyoruz işte. Bir de amfi var vs… Mersin’e gittik otobüsle. Sigaralar içiliyor otobüste vs. Hayal etmeniz mümkün değil. Konser de Mersin Kalesi’nde. Mersin Kalesi’nin oraya kadar gitti araba. Herkes aletini aldı gitar vs. Bir davulcu bir de ben kaldık. 2-2,5 saatte sırtımızda taşıdık aletleri kaleyi. Yapacak birşey yok. Bu anı beni sorulara daldıran bir anıdır.

Dijital dünyayla uyumunuz nasıl?Twitter’da #cazhareketi hashtag’i var… Size mi ait?

Evet. Caz hareketi Türkiye’de 100 binlere ulaştı. Bu hakikaten bi hareket oldu böyle. Geçen hafta Stevie Wonder haftası yaptık mesela. Teknoloji sayesinde insanları bir araya getiriyoruz; video yolluyoruz vs… Nitelikli işler kaybolmaz. Caz bir hayal kurdurma mekanizmasıdır. Her caz parçasının bir hikayesi, bir gizli kahramanı vardır. 14 albümümüm hepsinin bir hikayesi ve kahramanı vardı. Öyle oturayım da boşa caz parçası yazayım diye bişey yok. O hikaye de dinleyiciye geçiyo. Geçtiği nokta kişi cazı takip etmeye, dinlemeye başlıyor.

Seviyorsunuz orada paylaşımda bulunmayı…

Sadece caz konusunda, evet.

Nelerle karşılaşıyorsunuz Twitter’da? Sürekli bir iletişim hali ne de olsa…

Evet. Twitter’da kıyamet kopuyor mesela. “Neden Amerika müziği çalıyorsun, Allah belanı versin” falan yazan var. Ben de cevap veriyorum. “Neden Türkçe çalmıyorsun?” diyorlar. Çalarsam samimi olmaz. Ben böyle büyüdüm. Türk musikisi caz ahenklerine gam anlamında uymuyor. Bunları anlatıyorum insanlara. Açıklamak lazım. Yoksa gelen darbeye darbeyle karşılık vermeye çalışırsanız luzumsuz şeyler olur. Bizim Türkiye’deki bütün derdimiz eğitimle ilgili. Çabuk alevlenen bir toplumuz. Anlatınca oluyor ama.

Peki, son soru: Hayatta kendinize ‘motto’ olarak belirlediğiniz bir cümle var mı?

Bana ailemden kalan bir tane tavsiye vardır: “Bilmediğim konuyu konuşmam dinlerim. Bildiğim konuda da fazla ötmem.” Bazı şeylerde biraz geride olacaksınız. İzleyeceksiniz.