Lüks Magazin Haberleri – Lüks Magazin Dergisi

 
 
 
 
 


Dr. Joachim BEHRENDT:Girişimci ruhların sağ omzundaki melek!

0
Eklenme Tarihi: May 6, 2013 BAY X
IMG_0516mj

Spot 1: BIC Angel Investments’ı kurarken amacı daha aktif bir yatırımcı olmakmış. Normalde melek yatırımcılar anlaşmaları girişimciyle birlikte seçer, ama yatırımdan sonra işlerin gidişatıyla çok fazla ilgilenmez. Finansal destekten, yatırımdan sonra bazı yönlendirmeler yapılır ama şirketin nasıl yönetileceği konusunda fazla yardımcı olunmaz. İşte bunu değiştirmek istemiş BIC Angel Investments CEO’su Dr. Joachim Behrendt, “Biz sadece finansman sağlamakla kalmayacak girişimcilere aktif olarak her aşamada destek vereceğiz” diyor.

 

Spot 2: “Ürünleri ve servisi hazır, müşterisi bulunan şirketlere destek olmak istiyoruz. Profesyonel bir organizasyona, daha fazla çalışana, üretim merkezine, pazarlama departmanına, bunlara bağlı olarak da paraya ihtiyacı olan şirketler. Bu koşullardaki bir şirkete aktif destek veriyoruz. Strateji belirliyor, büyümeleri için onlara yol gösteriyor, onları eğitiyoruz. İki yıl boyunca süren aktif destekten sonra iki yıl boyunca pasif desteğimiz sürüyor. Bu süreci takip eden iki yılda da çekilmeye başlıyoruz.”

 

 

Spot 3: “İnternet merkezli projelere daha hakimiz. Organik yiyecekler, alternatif enerji, alternatif tatil gibi projelere de yatırım yapmak isterdim ama o alanlara hakim değilim. En iyi bildiğimiz işe yatırım yapıyoruz.”

Melek yatırımcı (angel investor), ekonomi ve finans konularına ilgi duymayanlarımızın gerçekten uzak olduğu, anlamını bile tahmin etmekte güçlük çektiği bir kavram. Ekonominin hızla büyüdüğü ülkemizde, her yeni gün farklı bir kavramla, farklı bir meslek alanıyla tanışıyoruz. Melek yatırımcılık da bunlardan biri. Ülkemizde yeni yeni yayılmaya başlayan bu kavramı, alanında en yetkin isimlerden birine, BIC Angel Investments’ın kurucusu Joachim Behrendt’e sorduk, melek yatırımcılığı hem bir akademisyen hem de yatırımcı gözüyle anlatmasını istedik. Laf lafı açtı, BIC Angel Investment & Services’ın CEO’su ve Nexum Şirketler Grubu’nun yönetim kurulu başkanı olan Dr. Joachim Behrendt ile melek yatırımcılıktan Türkiye’deki yatırımcılığın geleceğine, motosiklet tutkusundan tatil hikayelerine uzanan son derece keyifli bir sohbet gerçekleştirme fırsatı bulduk. Keyfini çıkarın…

Türkiye’de melek yatırımcılık büyük bir hızla, ama yeni yeni büyüyen bir alan. Öncelikle bize melek yatırımcılığın ne olduğundan ve ülkemizdeki geçmişinden biraz bahsedebilir misiniz?
Evet, melek yatırımcılığın Türkiye’deki hikayesi bir iki yıl öncesine dayanıyor. İki yıldır Boğaziçi Üniversitesi’nde girişimcilik üzerine dersler veriyorum. Mesleğim ve alanım olduğu için bu konuda birçok araştırma yaptım ve sürekli olarak okudum. Amerika’da ve Avrupa’da melek yatırımcılığın yaygınlaşmaya başladığı bu dönemde Türkiye’ye baktığımda bu konuda hiçbir girişim göremedim. Sadece 212 limited vardı. Biraz kendileriyle konu ve çalışma tarzları hakkında konuşma fırsatı buldum. Benim derslerime de katıldılar ve bir saat boyunca kendi tecrübelerini aktardılar. Yemeksepeti.com’un kurucusu ve CEO’su Nevzat Aydın da bu derslere katılıp tecrübelerini aktaran isimlerdendi.
İlk kez, yaklaşık iki yıl önce, Galata Business Angels kuruldu. Ben de bir yıl önce onlara katıldım. Ancak Galata Business Angels’a katıldıktan hemen hemen iki hafta sonra kendi şirketimi kurma kararı aldım. BIC Angel Investments’ı kurarken amacım daha aktif bir yatırımcı olmaktı. Normalde melek yatırımcılar anlaşmaları girişimciyle birlikte seçer, ama yatırımdan sonra işlerin gidişatıyla çok fazla ilgilenmez. Finansal destekten, yatırımdan sonra bazı yönlendirmeler yapılır ama şirketin nasıl yönetileceği konusunda fazla yardımcı olunmaz. Biz, BIC Angel Investments’ın girişimcilere aktif olarak destek olmasını amaçlıyoruz. Haftada bir kez onlarla buluşuyor ve strateji geliştirme konusunda fikir alışverişinde bulunuyoruz. Yönetim kurulu üyesi olarak onlara işi geliştirme konusunda yardımcı oluyor ve eğer isterlerse muhasebe, insan kaynakları, optimizasyon gibi profesyonel hizmetler de sunuyoruz. İki yıl içerisinde temellerini attıkları şirketle uçmalarını, başlangıç aşamasında aldığımız bir girişimi tam profesyonel bir şirkete dönüştürmeyi amaçlıyoruz. Yatırım yaptığımız şirketin yönetimindeki tek şartımız, muhasebe ve finans bölümlerinin bizim ekibimiz tarafından yürütülmesi. Bizim finans müdürümüz, bütün başlangıç aşamasındaki şirketlerin finans müdürlüğünü yürütüyor. İşinde çok başarılı uluslararası denetçilerle çalışıyoruz. Hesapların da bizim tarafımızdan tutulması gerekiyor. Mali müşavirler rakamları sadece rakamlar olarak görüyor ve Türkiye’de rakamlar hiçbir zaman çok net değil. Türkiye’nin en büyük handikaplarından biri de bu. Biz, rakamların şirket yönetimine yön vermesini istiyoruz. Bu bölümlerin kontrolünü mutlaka elimizde bulundurmak istiyoruz çünkü eğer iyi bir muhasebe bölümüne ve net rakamlara sahipseniz yatırımınızın geleceğini çok daha net görebilirsiniz.

Peki, günümüzde girişimcilik bir çılgınlık mı sizce? Stresli bir süreç, değil mi?
Tabii ki stresli. Bir girişimde bulunduğunuz zaman günün büyük bölümünü bu işle geçiriyorsunuz ve ilk bir iki yılda hiç para kazanamıyorsunuz. Sürekli olarak birikimlerinizden harcıyorsunuz. Başlangıçlar her zaman zordur ama başarılı olursanız, işiniz hayatınız oluyor. Eğer girişimci iseniz, iş hayatınızla özel hayatınızı ayırmanız mümkün olmuyor. Her zaman işinizi yapıyorsunuz ama aynı zamanda özel hayatınıza devam ediyorsunuz. Hayallerinizin gerçekleşmesi için işinizi takıntı haline getirebiliyorsunuz. Stresli, çünkü riski büyük. Başarılı olamazsanız, iki yıl içerisinde iflas edip elinizdekileri de kaybedebilirsiniz.

Bu durum Avrupa’da ya da Amerika’da da aynı mı?
Türkiye’de girişimcilik kültürü yok. Bir işi başvurduğunuzda CV’nizde bir işe giriştiğiniz ve iflas ettiğinizi yazarsanız bu sizin için kesinlikle negatif bir durumdur. Bu, Amerika’da son derece norma. Amerika’da sürekli olarak denersiniz. Üniversite eğitiminden sonra bir işe girer, ardından kendi işinizi kurmayı denersiniz. Başarılı olamazsanız, başladığınız noktaya dönüp tekrar denersiniz. Bu son derece normal karşılanır.
Avrupa da bu konuda tutucu. Tabii ki Türkiye daha tutucu ama durum değişiyor. Son üç yıla baktığımızda girişimciliğin sürekli olarak geliştiğini görebilirsiniz. Devlet de girişimi sürekli olarak destekliyor.

Türkiye girişim ve yatırım için uygun bir zemine sahip mi?
Kesinlikle. Türkiye gelişmekte olan bir ülke olduğu için seçenekler çok fazla. Almanya’da bir fikirle ortaya çıktığınızda etrafınızda birçok kişinin de sizinle aynı fikri hayata geçirmeye çalıştığını ya da çoktan hayata geçirmiş olduğunu görüyorsunuz. Burada daha önce hiç düşünülmemiş şeyleri yapabilme fırsatınız var. Dünaynın diğer ülkelerinde başarılı olan ama Türkiye’de olmayan projeleri Türkiye piyasasına adapte ederek hızlı bir şekilde başarılı olabilirsiniz. İsviçre, Fransa ya da İngiltere gibi bu alandaki gelişimini daha önce tamamlayan ülkelerde zirveye çıkmak çok zor ama Türkiye’de öyle değil. Burada çok fazla kobi var, kobilerin arasından sıyrıldığınız zaman bir anda kendinizi büyük bir şirket olarak buluyorsunuz. Türkiye’de orta ölçekli çok fazla şirket bulunmadığı için başarılı olmak çok daha kolay.

Amerika’da Marc Zuckerberg inanılmaz bir iş başardı. Şimdi herkes Zuckerberg olmanın peşinde. Ama Türkiye’de bu işler biraz daha zor ilerliyor gibi. Türkiye’de bir girişimde bulunduğunuzda en büyük rakibiniz yine Türkiye oluyor…
Aslında bu biraz sektöre bağlı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de başlangıç aşamasındaki şirketlerle çalışıyoruz. Bu şehirlerin kültürleri birbirlerinden çok farklı. Ankara’ya gittiğinizde karşınıza ‘mühendisler’ çıkıyor ve mühendisler pazarlama konusunu hiç düşünmüyorlar. İzmir’de ise işin çok başındalar. Bu konuda çok fazla fikirleri yok. İstanbul’da ise iki farklı gurup var. Bir gurupta, Ankara’dakiler gibi pazarlama yapmayan başlangıç aşamasındaki şirketler yer alıyor. Diğer gurupta ise son derece profesyonel şirketler bulunuyor. Bazılarının Amerika’da eğitim almış ortakları bulunuyor. Başlangıç aşamasındaki şirketlere katılan alanında uzman kişiler bulunuyor. Pazarlama işini çok daha iyi yapıyorlar. Pazarlama ve satış bölümünü, ürünün kendisinden bile daha iyi yapıyorlar. İlk üç yatırımımız yapma aşamasındayız ve bunlardan bir ya da ikisi Ankara’da. Ankara’da fikirler ve ürünler  daha iyi. Pazarlama konusunda onlara yardımcı olabiliriz. İstanbul’daki şirketler, kendilerini pazarlamakta çok daha iyiler. Kendilerini müthiş fikirlerle ortaya çıkmış şirketler olarak görüyor ve göstermeye çalışıyorlar. Bu nedenle hisselerine çok fazla para istiyorlar. Baktığınızda fikirlerinin o kadar da iyi olmadığını, Amerika’da başarılı olan bir fikrin kopyası olduğunu görüyorsunuz. Bu nedenle İstanbul’da kaliteli fikirler bulmak çok da kolay olmuyor. Kendilerini çok iyi pazarlıyor olmaları çok iyi şirketler oldukları anlamına gelmiyor.

Türk şirketleri ürünlerini, servislerini dünyaya nasıl pazarlayabilirler?
Türk şirketleri önce Türkiye pazarında kendilerine yer edinmeliler. Türkiye’den sonra belki Mena bölgesi. Daha sonra dünyanın geri kalanına açılabilirler. Kendi ülkenizde önemli bir yere sahip olmadan kimsenin size yurtdışına açılmanız için yatırım yapmanızı bekleyemezsiniz. Türkiye’de de son derece çekici bir Pazar bulunuyor. 70 milyondan fazla nüfusa ve her geçen gün iyiye giden bir ekonomi söz konusu. Türkiye’de başarılı olduktan sonra komşu ülkelere de açılabilirler. Türkiye’nin konumu da buna son derece müsait.

Bu durum e-ticaret siteleri için geçerli ama içerik siteleri için de aynı şeyleri söyleyebilir miyiz? Sosyal paylaşım ya da içerik için İngilizce doğru seçim gibi görünmüyor mu?
İngilizce’de rekabet çok büyük. Bu konuda kendi tecrübelerimden örnek verebilirim. Danışmanlık konusunda, hem Türkçe, hem İngilizce bir blog hazırladım. Türkçe versiyonu, İngilizce versiyonundan 10 kat daha fazla ziyaret edildi. İngilizce daha az çekiciydi çünkü bu konuda İngilizce olarak yazılmış çok fazla kaynak var. Sosyal medya ya da içerik siteleri için de durum aynı. Rekabet çok fazla. Kendi platformunuzu Türkçe ile belli bir noktaya getirdikten sonra içeriğinizi İngilizce, Çince ya da istediğiniz bir dile çevirmek çok daha mantıklı.

Melek yatırımcılar, yatırım yapacakları şirketlerde ne gibi özellikler arıyorlar?
Çok farklı melek yatırımcı gurupları mevcut. Ama size bizim ne aradığımızı söyleyebilirim. Biz, başlangıç aşamasında bir şirket arıyoruz. Aradığımız şey kesinlikle sadece bir fikir değil. Fikirlere yatırım yapmak tohum yatırımcıların işi. Melek yatırımcılar, fikirlerin şirkete dönüştüğü aşamada devreye giriyorlar. Ürünleri ve servisi hazır, müşterisi bulunan şirketlere destek olmak istiyoruz. Profesyonel bir organizasyona, daha fazla çalışana, üretim merkezine, pazarlama departmanına, bunlara bağlı olarak da paraya ihtiyacı olan şirketler. Bu koşullardaki bir şirkete aktif destek veriyoruz. Strateji belirliyor, büyümeleri için onlara yol gösteriyor, onları eğitiyoruz. İki yıl boyunca süren aktif destekten sonra iki yıl boyunca pasif desteğimiz sürüyor. Bu süreci takip eden iki yılda da çekilmeye başlıyoruz.

Bütün melek yatırımcılar sizin gibi şirketin yönetiminde aktif rol oynuyorlar mı?
En azından Türkiye’de, hayır. Ya kendi işleriyle meşguller ya sadece paraları var ama zamanları yok. Yatırımı yapıyorlar ama yatırım yaptıkları şirketlerin işleyişine pek karışmıyorlar. Ama başlangıç aşamasındaki şirketlerin paranın yanında desteğe de ihtiyaçları var. Normalde melek yatırımcılar, parası olan ve farklı bir meydan okumaya gereksinim duyan genç emekliler. Ama Türkiye’de hala iş hayatında olan insanlar melek yatırımcılığa soyunuyorlar ve yatırım yaptıkları başlangıç aşamasındaki şirketlerin ihtiyaç duyduğu desteği sağlayamıyorlar.
Melek yatırımcılıkta sadece parayı vermek değil o paranın olumlu kullanılabilmesi için mentorluk da yapılması gerekiyor. Şu ana kadar 150 kadar başlangıç aşamasındaki şirketle görüştük, evet hepsini paraya ihtiyacı var ama içlerinden 100-120 kadarı gerçekten aktif destek talep ediyorlar. Bizim de yapmaya çalıştığımız bu.

Yatırımcılar gerçekten güvendikleri bir projede sizden sadece danışmanlık hizmeti alabiliyorlar mı ?
Bu, melek yatırım kavramından önceydi. Size bir şirketin nasıl kurulacağından müşteriyle nasıl iletişime geçileceğine kadar her konuda danışmanlık hizmeti veren şirketler var. Tohum yatırımcılığa daha yakınlar. Küçük bir miktar para yatırıp şirketinize mentör olarak destek oluyorlar. İzmir’deki Embryonix, Ankara’daki Viveka bu konuda gerçekten çok iyiler. İstanbul’da da Etohum’u ve Girişim Fabrikası’nı sayabiliriz. Bu enkübasyon merkezleri sizin demek istediğinize daha yakın şekilde çalışıyorlar.

BIC Angel Investments olarak sadece internet üzerindeki projelere mi yatırım yapmayı tercih ediyorsunuz?
Diğer alanları hiç bilmiyorum ki! İnternet merkezli projelere daha hakimiz. Organik yiyecekler, alternatif enerji, alternatif tatil gibi projelere de yatırım yapmak isterdim ama o alanlara hakim değilim. En iyi bildiğimiz işe yatırım yapıyoruz.
Bize gelen projeleri şirket yapılarını, kurucularını ve fikirlerini ve nasıl para kazanmayı amaçladıklarını inceliyoruz. Bazı girişimciler, kullanıcıların çok hoşuna gideceğini düşündükleri fikirlerle geliyorlar. Nasıl para kazanmayı düşündüklerini sorduğumuzda, reklam cevabını alıyoruz. Sadece reklamla bu iş olmaz. Çok fazla internet sitesi var ve hepsi reklam arıyorlar. Reklamı yönlendiren şirketlerin sayısı belli ve bu konuda çok dikkatliler. İnternet siteleri hayatta kalmak için reklama bağlı kalmadan üyelik sistemi ya da başka şekillerde para kazanmanın yollarını bulmalılar.

Biraz da iş dışında konulardan bahsedelim isterseniz. Uzun yıllardır Türkiye’desiniz. Eşiniz Türk ve Deniz adında sevimli bir kızınız var. Bunca yıldan sonra hala Türkiye’de kendinizi hala yabancı hissediyor musunuz?
Aslında evet. Türkiye’ye ilk kez 1999 yılında geldim, Kuşadası ve Fehtiye’de tatil yaptım ama tatilim Fethiye ile sınırlı kalmadı. Kendi aracımla Van Gölü’ne, Diyarbakır’a, Erzurum’a kadar gittim, dört haftalık bir tur yaptım. O zamanlar hiç Türkçe konuşamadığım için biraz zorlanmıştım. Sonra tekrar Marmara Üniversitesi’nde ders vermek için geldiğimde biraz daha alıştım Türkiye’ye. Türkiye’nin insanlarının çok sıcak kanlı olmasının bunda büyük etkisi var. Şimdi bazı arkadaşlarım benim biraz Türkleştiğimi bile söylüyorlar!

Tatillerinizi de Türkiye’de mi geçiriyorsunuz?
Datça’da bir yazlığımız var. Genellikle ağustos aylarımızı orada geçiriyoruz. Ama maalesef ben çok tatil yapıyorum! Günde 14-16 saat çalışıyor, 5 saat uyuyorum. Bu yüzden her ay biraz tatil yapmaya çalışıyorum. Geçtiğimiz ay Miami’deydim, şubatta İtalya’ya kayak yapmaya gittim. Kasımda da Maldivler’e gitmiştik. Ondan önce de Sidney’e gidip bir motosiklet kiralayarak Avustralya’ turu yaptım. Dediğim gibi, çok tatil yapıyorum.

Motosiklet tutkunuz olduğunu da biliyoruz. Ne zaman başladı bu tutkunuz?
Evet, daha dün Datça’dan motosikletle geldim İstanbul’a. Motosiklet kullanmayı çok seviyorum. Yaklaşık 30 yıl önce başladı motosiklet tutkum. Almanya’da ilk ehliyetimi aldığımda araba alacak param yoktu. Hamburg’da yaşıyor ve Lüneburg’da yaşıyordum. Her gün motosikletle 75 kilometre yol yapıyordum. Sonra 23 yaşındayken ikinci el bir Kawasaki Z 400 ile dört hafta ve 10,000 kilometre süren, Almanya, İsviçre, Avusturya, Yugoslavya, Yunanistan ve İtalya bir Avrupa gezisine çıktım. O yıllara dayanıyor motosiklet tutkum.

İstanbul’daki favori mekanlarınız neler?
Çok! Etiler’de yaşıyorum. Ortaköy’ü ve Yeniköy’ü çok seviyorum. Etiler Nispetiye Caddesi’ni de. Gece hayatı için Taksim’i tercih ediyorum. Orada tercih ettiğim mekanların başında Babylon geliyor. Modern caz ve dünya müziğini sevdiğim için olmalı. Nişantaşı’nı da günlük hayat ve alışveriş için tercih ediyorum.