Lüks Magazin Haberleri – Lüks Magazin Dergisi

 
 
 
 
 


Hollywood’un Son Dişi İkonu; Elizabeth Taylor

0
Eklenme Tarihi: September 13, 2012 TARIH
elizabeth-taylor1

Oyunculuğu, fırtınalı aşkları, evlilikleri, mücevher tutkusu, alkol ve ilaç bağımlılığı, jet-set hayatı ve aktivistliği ile her dem tartışıldı. Hipnotize edici menekşe gözlerine kimse kayıtsız kalamasa da ya çok sevildi ya yerden yere vuruldu. Melek mi şeytan mı? Masum mu feminen mi? Diva mı avam mı? Karşınızda bir Hollywood dilemması: Elizabeth Taylor.

 Sevinç Arslan

 50’li yıllar… Hollywood’un belki de en büyüleyici, altın dönemi… Marilyn Monroe, Audrey Hepburn, Grace Kelly… Dönemin beyaz perdede devleşen pek çok ismi filmleri, güzellikleri ve aykırı yaşamlarının yarattığı zamansız cazibeyle günümüz starlarını bile gölgede bırakıyorlar. Kimi seks sembolü, kimi masumiyet tanrıçası ama her biri kendine özgü… Başka bir dünyadan gelmiş gibi… Karakterleri ve merak edilen yaşamları ile günümüz trendlerine yön veren, ikonlaşmış bu isimlerden biri de Elizabeth Taylor; ya da ülkemizde en çok anılan şekliyle Liz Taylor. Nam-ı diyar Menekşe Gözlü Diva…

Çocuk yaşta başlayan sinema yolculuğunda, 70 yılllık kariyere sığdırdığı ve çoğu sinema tarihine klasik olarak geçmiş 50 film ile bir ekol olsa da Taylor’un şöhretinin büyüsü, sinemadaki başarısından öte, film gibi yaşadığı çalkantılı hayatında gizli. Öyle böyle bir hayat değil onunki; güzelliği, filmleri, aşkları, 8 kez evlenmesi, hastalıkları, trajedileri, lüks düşkünlüğü, aktivistliği… Her biri üzerine yazılan, alt alta eklendiğinde kilometreleri bulacak gazete ve dergi makaleleri, bir raf dolusu biyografi ve yüzlerce fotoğraf ile henüz yaşarken efsane olmayı başaran, Hollywood yıldız sisteminin son ve belki de en gerçek temsilcisi…

Hikaye 27 Şubat 1932 yılında Londra’da başlıyor. Büyük annesinden aldığı ismiyle Elizabeth Rosemond Taylor, Kansas kökenli Amerikalı bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası Francis Lenn Taylor New York’tan Londra’ya transfer olmuş bir sanat simsarı; anne  Sara Viola Warmbrodt ise New York’ta tiyatro oyunculuğu yapan ancak evlenince oyunculuk kariyerini çok da ilerlemeden bırakan bir kadındır. Oyunculuk aşkını içinde hep barındıran ve bunu kızı ile paylaşan anne, Elizbeth’in oyunculuk kariyerinin başlamasındaki ilk etken diyebiliriz… Elizabeth çocukluğunun ilk dönemlerini İngiltere’de geçirir. Burada daha 3 yaşındayken ata binmeyi öğrenir; bu özelliği ileride kariyerinin başlamasındaki bir diğer önemli etken olacaktır… Çocukluk dönemi anne ve babasının sorunlu ilişkilerinin etkisinde geçer. İkinci Dünya Savaşı patlak vermeden hemen önce ailenin Amerika’ya göç etmesiyle de ünlü aktrisin sinema yolculuğuna doğru ilk adım atılmış olur.

Şanssız Bir Başlangıç

Henüz 9 yaşında olsa da Liz’in ikonik güzelliği, babasının Hollywood yıldızlarını ağırlayan sanat galerisi sayesinde kısa sürede dikkat çeker. İlk başta, elemeler için başvurduğu yapım firması MGM’den sesi çok tiz olduğu için geri gönderilir. İlk sinema deneyimini 1942 yılında, çok da hatırlanmayan “There’s One Born Every Munite” isimli film ile yaşar. Ancak bu, yapımcı firma Universal Pictures’ın, “Bu çocukta hiçbir şey yok. Bir çocuk yüzüne sahip değil” yorumuyla çok da keyifli olmayan bir başlangıç olur. Şanssız bir başlangıca rağmen pes etmeyen Taylorlar yakın çevrelerindeki ilişkileri kullanırlar. Aileyi İngiltere’den tanıyan ve yapım firması MGM’de çalışan Sam Marx, onları “Lassie Come Home” isimli film için elemelere katılmaya yönlendirir. Liz giriş sınavını kazanır ve yapımda rol alır. Bu yapımda ilk set kazasını da yaşar ve ayağı kırılır. Daha sonra pek çok kez farklı sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kalacaktır. Bu filmin çekimlerinde yaşadığı kayıtlara geçen ilginç olaylardan biri de kameramanın küçük kızdan sahte sandığı kirpiklerini çıkarmasını istemesi olur.

Liz’in çekim gücü 1944 yılında oynadığı ve oyunculuk kariyerindeki köşe taşlarından biri olan “National Velvet” filminden itibaren kendini belli eder. Ünlü romanın film haklarını uzun süredir elinde bulunduran MGM, film için İngiliz aksanıyla konuşabilen ve de ata binebilen bir çocuk oyuncu arayışına girer. Başlangıçta çok kısa olduğu için reddedilse de daha sonra kabul edilen 12’sindeki Elizabeth Taylor, rol için biçilmiş kaftandır. Bu dönemle ilgili dolaşan söylentilerden biri de; fiziksel eksikliğini doldurmak için Liz’in büyümesini hızlandıracak egzersizlere, çeşitli kozmetiklere ağırlık verdiği yönünde… Bu filme ilişkin bir diğer anekdot da küçük yaşına rağmen Taylor’un nasıl dönemin yetişkin oyuncuları arasından sıyrılıp öne çıktığının cevabı niteliğinde; Filmin bir sahnesinde Pie adı verilen atın ölmesi ve küçük kızın da ağlaması istenir. Liz böyle bir duyguyu beyaz perdede ilk kez gösterecektir. Birlikte rol aldığı tecrübeli aktör Mickey Rooney ona gözyaşlarını nasıl çağırabileceği konusunda birkaç öğüt verir: babası ölmüş gibi düşünmesini, annesinin hayatta kalmak için çamaşır yıkamak zorunda kaldığını ve küçük köpeğinin kaybolduğunu düşünmesini söyler. Taylor ise bu acıklı senaryonun saçmalığı karşısında kahkahayı patlatır. Sonraki süreçte filmin en etkileyici anlarından olan bu sahneyi nasıl çektiğini şöyle anlatır Taylor:  “Tüm düşündüğüm atın çok hasta olduğu ve benim de onun sahibi olan küçük bir kız olduğumdu. Ve sonra gözyaşları geldi…”. Bu filmdeki performansı ile Elizabeth star olur. Yıllar sonra bile “National Velvet”in ömrü boyunca yaptığı en heyecan verici film olduğunu söyler.

Masum Çocuk Yıldızdan Aşk İkonuna Geçiş

Liz  ilk başta yaşına uygun tipik genç karakterleri oynar (“Life With Father”, “A Date With Judy” , “Little Women”). 16’sına geldiğinde ise, kendi tanımladığı şekilde, “bir kadın bedeni içerisinde duygusal bir çocuk”tur. Ama diğer çocuk aktrislerin aksine, görüntüsü nedeniyle yetişkin rollerine kolay bir geçiş yapar. 1950’de Robert Taylor’un karısı rolü ile “Conspirator” filminde bir genç kız olarak ilk romantik rolünü oynar. Sonra, Vincente Minelli’nin “Father of the Bridge” filminde rol alır, Spencer Tracy karakteriyle unutulmaz rollerinden birini sergiler. Bu dönem, yaşamını sıradan olmaktan çıkaran ve onu tüm zamanların en çok konuşulan isimlerinden biri haline getiren olayların da başlangıcı olur. Liz’in yaşamı sanatını taklit eder; oyunculuk kariyeri hızla yükselirken, çocukluktan hızlı bir geçiş yaptığı tutkulu, her daim aşık genç kadın haliyle özel hayatı da şekillenmeye başlar. Hayatına giren adamlar ve yaşadığı aşklar Liz’in 79 yıllık sansasyonel yaşamının mimarları demek yanlış olmasa gerek.    

1950′de, henüz liseden yeni mezun olduğunda milyoner Howard Hughes’la aşk yaşamaya başlasa da kısa sürede ondan ayrılır ve aynı yıl Hilton otellerinin varisi Conrad Nicky Hilton ile evlenir. Çok içen ve şiddet uyguladığı söylenen Nicky’den, mutsuz bir 9 ay geçirdikten sonra ayrılır ve bir yıl sonra da kendinden 20 yaş büyük İngiliz aktör Michael Wilding ile evlenir. Taylor, Wilding’ten, Michael Howard ve Christopher Edward adında iki erkek çocuk dünyaya getirir.

Yine 1951′de, George Stevens tarafından çekilen “A Place in the Sun” adlı dramadaki kusursuz performansıyla, oldukça başarılı bir aktris olma yolunda ilerlediğini ispatlar. Bu süreçten sonra artık dönemin en iyi kazanan oyuncularından biri olur.  1954 yılı, Taylor için oldukça yoğun geçer; “Rhapsody”, “Beau Brummel”, “The Last Time I Saw Paris” ve “Elephant Walk” filmleri ardı ardına gelir.

Peşini Bırakmayan Trajediler… 

1956 yılında Elizabeth, dönemin en unutulmaz aktörlerinden  James Dean ve Rock Hudson ile birlikte başrollerini paylaştığı “Giant” filmiyle yine zirveyi yakalar. George Stevens imzası taşıyan ve Edna Ferber’in aynı adlı romanından uyarlanan film gösterime girmeden bir talihsizlik yaşanır. 24’ündeki James Dean bir trafik kazasında hayatını kaybeder ve bu son filmini göremez. Bu dönem Liz’in aşk trafiği magazinde geniş yer bulur.  Çekimler sırasında Wilding ile evli olan aktrisin adı her iki rol arkadaşı ile de aşk dedikodularına karışır. Dean’in ölümünden etkilenen Elizabeth bu süreçte akciğerleri ve sindirim sistemi ile ilgili sağlık sorunları da yaşamaya başlar. Wilding’den 1957’de boşanan Elizabeth, o yıl hayatı boyunca “gerçek anlamda aşık olduğum iki adamdan biri” diye tanımladığı patronu Mike Todd ile evlenir; ancak talihsizlikler yine devam eder. Todd 1 yıl sonra uçak kazasında hayatını kaybederek Elizabeth’i küçük kızları Elizabeth Frances ve “dünyanın en güzel dulu” lakabıyla geride bırakır. Bu trajik olay, yaşamına ilk kocasıyla giren alkolün ve sağlık sorunları nedeniyle kullandığı giderek bağımlısı olmasına neden olur.

Özel hayatında yaşadığı bu hareketlilik ünlü aktrisin şöhretine şöhret katar. Bu dönemde, oyuncu Debbie Reynolds ile evli olan şarkıcı Eddie Fisher ile aşk yaşamaya başlaması bir skandal olarak yorumlanır. Bu sürede Elizabeth yine Cat on a Hot Tin Roof”, “Suddenly Last Summer” gibi başarılı işlerde yer alır ve hepsinde Oscar’a aday olur. 1959’da ise Taylor ve Fisher hayatlarını birleştirirler. 1960 yılında Fisher ile oynadığı “Butterfield 8” ile ilk En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını alır.

Zıtların Dayanılmaz Cazibesi: Taylor&Burton Aşkı

1963 yılına gelindiğinde kariyerinin zirvesi olarak yorumlanan “Cleopatra” filminde Elizabeth dönem için astronomik bir ücretle kamera karşısına geçer. Bu film hem kariyerinde hem de özel hayatında önemli bir yere sahip. İlişkileriyle magazin gündeminde bugün bile ilgi çeken, fırtınalı ve tutkulu bir aşk yaşadığı, iki kez evlenip boşandığı ama ölümüne kadar hayatından çıkaramadığı büyük aşkı Richard Burton ile bu filmde başrolü paylaşır.

Taylor ve Burton; dünyanın en ünlü film yıldızı olan güzel bir kadın ve birçok kişi tarafından kendi jenerasyonunun en iyi aktörü olarak kabul edilen bir adam… Karakterleri ile zıt kutuplarda olsalar da ortak noktaları birbirlerine olan sıra dışı tutkuları ve yaşamı dolu dolu yaşamalarıydı. 1963’te yine birlikte rol aldıkları “The V.I.P.’s” filmi ile açığa çıkan ilişkileri dönemin en büyük magazin skandalı olarak tarihe geçer. Bunun nedeni her ikisinin de başkaları ile evli olmalarıydı. Bu ilişki Taylor’un “ahlaksız kadın” olarak lanse edilmesine ve hatta Vatikan tarafından kınanmasına neden olur. 1964 yılında Fisher’dan boşanan aktris Bruton ile evlenir ve Maria isminde bir kız çocuk evlat edindiler. 10 yıl süren ilk evlilikleri süresince, çeşitli ülkelerde lüks konutlar, tamamı kapatılan oteller, arabalar, sanat ve dünyanın en gösterişli mücevherlerini kapsayan taşkın, ihtiraslı ve “aşırı” bir hayat yaşarlar. Birlikte oynadıkları filmlerinden “Who’s Afraid of Virginia Wolf”, Taylor’a ikinci Oscar’ını kazandırır. Bu süreçte Burton çok fazla içip çapkınlıklar yaparken Elizabeth ise artan sağlık sorunları ile boğuşur, kısmen rahmi alınır. 1968 yılında babasını kaybedince büyük bir depresyona girer. 1974 yılında boşanan çift fazla uzak kalamayarak 16 ay sonra tekrar evlenirler. Ancak ikinci evlilik de 1976’da son bulur. 1984 yılında 58 yaşında beyin kanamasından ölen Burton başkası ile evli olsa da son nefesinde unutamadığı aşkı Elizabeth’i sayıkladığı söylenir.. Yıllar sonra Elizabeth, The Times’a yaptığı açıklamada hayatının en büyük aşkı Burton yaşasaydı onunla üçüncü kez evlenmiş olabileceklerini söyler ve televizyonda yayınlandığı zaman birlikte oynadıkları filmleri hala izleyemediğini itiraf eder.

Sonrasında, Senatör John Warner ve Larry Fortensky ile olmak üzere iki evlilik daha gerçekleştiren güzel oyuncu, bu birliktelikleri de sürdüremeyerek boşanır. Bu süreçten sonra Elizabeth’in oynadığı filmler yavaş yavaş süksesini kaybetmeye başlar, 90’lı yıllara kadar TV projelerinde daha çok rol almaya başlayan Taylor’un sinemadaki son filmi 1994 yapımı “The Flinstones” olur.

Survivor Elizabeth…

Alkol ve ilaç bağımlılığı ile boğuşan Elizbeth fırtınalı hayatında yaş aldıkça sağlık problemlerinin de ardı arkası kesilmez. 1997 yılında beyin tümörü teşhisi konulan güzel aktris başarılı bir ameliyat geçirerek sağlığına yeniden kavuşur. 2004 yılında ise konjestiyonik kalp yetmezliği olduğu açıklamasını yapan Elizabeth, son dönemlerinde tekerlekli sandalye ile yaşamını sürdürüyordu. Sanatçı önceki zamanlarda, 5 kez kalçasını kırmış, beyin tümörü operasyonu ve cilt kanseri geçirmiş, iki defa da hayati tehlikeye yol açabilecek zatürree nöbeti atlatmıştı.

Duygusal ve fiziksel aksilikler, sayısız hastalıklar, kazalar ve ölüme yaklaşılan birkaç deneyimi kapsayan bir ömürde, ünlü aktris bir “survivor” gibiydi. Elizabeth 60 yaş dönemecine gelmeden verdiği röportajlardan birinde,  “Tüm hayatım boyunca şanslıydım.” diyordu.  “Her şey bana verilmişti. Güzellik, şöhret, zenginlik, onur, aşk… Çok nadiren bir şey için savaşmak zorunda kaldım. Ama bu şansın bedelini felaketler ile ödedim. Ben insanların bu hayatta çekebilecekleri sıkıntıların ve hayatta kalabilmenin yaşayan bir örneğiyim. Başka hiç kimseye benzemiyorum. Ben benim.”

Güzelliği ve neredeyse Hollywood’un çekiciliği ile eş anlamlı olarak anılan ismi ile sinemasever kuşakları büyüleyen Taylor kalp yetmezliğinden 23 Mart 2011’de yaşamını yitirdiğinde 79 yaşındaydı.  Hareketli karelerden oluşan bir dünyada, Elizabeth Taylor daimi bir yıldızdı. Evli ya da bekar, hasta ya da sağlıklı, ekranda ya da değil… Elizabeth Taylor hiçbir zaman yaşam enerjisini kaybetmedi. Hayatının son dönemlerinde anılarını yazmak için pek çok yazardan teklif alsa da “Tabii ki hayır, hala hatıralarımı yaşıyorum” diyerek onları geri çevirdi. Film karakterlerini gölgede bırakacak, şöhreti kadar acıyla da dolu 79 yıllık hayatını, mezar taşına yazılmasını istediği vasiyetinde, beklide en yalın ve inkar edilemez bir tanımlamayla şöyle özetledi; “Yaşadı”…

AIDS Aktivisti Liz

Tamamen bireysel hazlara adanmış gibi görünen yaşamının ileri dönemlerinde Elizabeth Taylor bir sosyal aktivist olarak çalıştı. Yakın arkadaşı olan aktör Rock Hudson’un AIDS nedeniyle 1985’te hayatını kaybetmesinin ardından, Amerikan AIDS Araştırmaları Vakfı’nın kurulmasında öncü oldu. Sonrasında ise bu kötü hastalıkla boğuşan insanlara maddi destek sağlamak ve bilimsel araştırmalara kaynak oluşturmak amacıyla, “Elizabeth Taylor Aids Fonu” adıyla kendi kuruluşunu hayata geçirdi. 1997’de bu konuda yaptığı bir açıklamada şöyle demişti: “Şöhretimi şimdi,bir amaç ve yardım etmek istediğim diğer insanlar için kullanıyorum”.

Elmas Kraliçesi

Dünyanın en değerli taşı elmas, Elizabeth Taylor’ın da en büyük tutkusuydu. Ona aşık olan adamlar kendilerini ifade edebilmek için aktrisin bu tutkusunu göz ardı etmediler ve kıymetli mücevherleri “ayaklarına serdiler”. Öyle ki Liz’in bu tutkusu “görgüsüz”, “bayağı” şeklinde eleştirilmesine neden oldu. Özellikle Richard Burton ile evli olduğu dönemde, bu tutku bir koleksiyonerliğe dönüştü.  Taylor’un o zamanlar sahibi olduğu, Bruton tarafından hediye edilen 33.19 karatlık Krupp Elması ve 69.42 karatlık Taylor-Burton Elması gündeme damgasını vurmuştu. Yıldız oyuncu ünlü mücevher koleksiyonunu ve elmas tutkusunu 2002 yılında kaleme aldığı “ My Love Affair with Jewelry” adlı kitabında anlattı. 2005′e gelindiğinde ise, Jack N’ Monty Abramov of Mirabelle Luxury Concepts ile ortaklık kurarak kendine ait bir mücevher dükkanı açtı. Ticarete dönüştürdüğü tutkusu ile sınırları aşarak yüksek hasılatlı bir başarı elde etti.