Lüks Magazin Haberleri – Lüks Magazin Dergisi

 
 
 
 
 


İskender Atakan: “Hayatta tek bir hedefim oldu: Saygın olmak”

0
Eklenme Tarihi: January 8, 2013 BAY X
DSC_8200

Soru sormaya ben gitmiştim Gebze’deki merkezlerine ama İskender Atakan’ın da bana bir sorusu oldu. “Benim yarışlarımı izlemeye senin yaşın yetmez. Neden ben?” dedi. Cevap basit. Noble and Royal dergisinin kapaklarından birinde İskender Atakan olmazsa olmazdı. Albay çocuğu İskender Atakan. 7 yaşına kadar Gölcük, sonra İstanbul. Moda Ilkokulu’nda okumuş, Kalamış’ta büyümüş. Üniversiteyi de gece bitirmiş. 17 yaşında bir sigorta şirketinde çalışmaya başlamış. Sonra otomobil tutkusundan bir Rot-Balans dükkanı açmış. Babası çok üzülmüş “Sen tamirci oldun” diye. Sonra liman işletmeciliği ve ardından Nova serüveni. Bu arada birçok kez Türkiye Ralli Şampiyonu olmuş, pistlere lastik izleri ile adını kazımış, dünyada ülkemizi temsil etmiş. Bu temsili sadece otomobil yarışları ile değil, iş hayatıyla da yapmış biri.

Dünyada şampiyonken Marlboro pilotluğunu kendi isteğiyle bırakan tek kişi olabilir İskender Atakan. Hayatın her alanında hedef koyuyor, takımını kuruyor ve başarıyı elde ediyor. Disiplin ve azim hayran bırakacak derecede… Ekip ruhuna ve sinerjiye çok önem veriyor. Bu sebeple de şirketlerinden birinin adı Sinerji; Vakko’nun cam binasını yapan… “Ben albay çocuğum. Ben parayla büyümedim. Saygın olmak ve ülkeme katkıda bulunmak için herşeyi yaparım” diyor.

 

Adrenalin tutkunu olmasının yanı sıra – oldukça enteresan bir şekilde – sükunet gerektiren bir hobi olan balık tutma sevdası da var. Her vakit bulduğunda balığa gidiyor. Böyle bir yaşamın içinde anlatacak hikaye de çok tabii. İşte bu yüzden İskender Atakan’ı ısrarla istedik sayfalarımıza.

Tutkularınıza, iş hayatınıza vs geçmeden önce klasik soru ile başlayalım… :) Otomobil yarışı hayatınızda birçok kez şampiyon olmuş, başarılı ve dünyada tek denilecek işlere imza atmış bir iş adamısınız. Ağaç yaşken eğilir derler. Nasıl bir çocukluktu sizinki?

Albay çocuğum ben. Babam asker olduğu için 7 yaşına kadar Gölcük’teydim. Sonra Istanbul’a tayin oldu. Moda Ilkokulu’nda okudum. Kalamış’ta büyüdüm. Üniversiteyi gece bitirdim. 17 yaşında çalışmaya başladım.

Nerede?

Bir sigorta şirketinde. Daha sonra liman işletmeciliği yaptım, sonra da otomobil aşkından rot balans dükkanı kurdum. Babam çok üzüldü sen tamirci oldun diye. Sonra da bu işe başladım. Çok çabuk geçti seneler…

Nova olarak kaç ülkede faaliyet gösteriyorsunuz?

Zor soru… Ama 60’ın üzerinde diyebilirim.

Dünya haritası var arkanızda. Gitmediğiniz, görmediğiniz bir yer var mı?

İllaki vardır. Görmediğim ülke gördüğüm ülkeden azdır ama. Moğolistan’dan Arjantin’e, Avusturalya’dan Japonya, Çin, Kırgızistan’a kadar… Avrupa’yı saymıyorum bile. Brezilya, Almanya, Rusya, Azerbaycan, Suudi Arabistan ve Katar’da ofislerimiz var zaten.

“İnsanın işi ve ailesi dışında bir uğraşı olması gerektiğine inanıyorum. Aile, iş hayatı ve belli sormluluklar belli stresler yüklüyor insana. İnsanın bir şekilde deşarj olması lazım. Benim yarış hayatımdan evvel hep deniz vardı mesela. Yarış hayatımdan sonra da deniz ve balık tutma sevdam devam ediyor. Dünyanın her yerinde balığa gidiyorum. En çok Güney Afrika’yı seviyorum. Her sene giderim. Büyük balıkçı teknelerine de bayılırım. Bazen onlarla da çıkıyorum.”

Sizde en iz bırakan ülke hangisi? Yoksa illa Türkiye de Türkiye mi?

Uzak ara Türkiye diyorum. Dünyanın en güzel ülkelerinden biri. Herşey var. 4 mevsim var. Havası güzel. Doğası güzel. Madagaskar çok güzel ama rutubetten ölüyorsunuz. Amerika dendiği zaman gitmemek için her türlü yalanı söylerim mesela. Tarihi yok. Herşey suni. Türkiye çok güzel bir ülke. Geçenlerde buradan Batum’a uçtum. Oradan araçla Artvin, Hopa’yı gezdim, Karagöl e çıktım. Cennet! Türkiye sadece Nişantaşı, Bodrum değil.

Bu aralar neler yapıyorsunuz? Vaktinizi en çok ne alıyor son 1-2 senedir?

Mesai arkadaşlarıma da sürekli söylediğim birşey var. İnsanın işi ve ailesi dışında bir uğraşı olması gerektiğine inanıyorum. Aile, iş hayatı ve belli sormluluklar belli stresler yüklüyor insana. İnsanın bir şekilde deşarj olması lazım. Benim yarış hayatımdan evvel hep deniz vardı mesela. Yarış hayatımdan sonra da deniz ve balık tutma sevdam devam ediyor.

Tekne yarışlarına ilginiz var mı peki?

Yok. Tabiatla iç içe olmayı seviyorum. Dünyanın her yerinde balığa gidiyorum. En çok Güney Afrika’yı seviyorum. Her sene giderim. Büyük balıkçı teknelerine de bayılırım. Bazen onlarla da çıkıyorum.

“Benim yoğun yarış tempomda da yoğun iş hayatım vardı. Özel hayatımdan vazgeçiyordum. Sabah 5’te kalkıp 9’a kadar antrenman yapıp, 9’da işe geliyordum. Hafta sonları, bayramları hem antrenmandaydım.”

Nasıl vakit ayırıyosunuz bu yoğunlukta?

Benim yarış hayatım boyunca da herkes beni sadece yarışçı zannediyordu. Hatta bi anım var. Bir gün fabrikaya geldiğimde bir arkadaşımı gördüm. “Sen ne yapıyorsun burda?” dedi bana. “İşe geldim” dedim. “Ne işine?” dedi. “E buradayım ben” dedim. “Sen yarışçısın; beni mi kandırıyosun? Kime geldin söyle hadi.” dedi. İnandıramadım. Odama gittim. Yine inanmadı. “Buranın sahibini mi tanıyorsun? Hep muziptin sen ne de olsa” dedi. Bayağı zor inandırdım. “Sen sürekli yarıştasın. Burası koca fabrika!” dedi.

Diyeceğim o ki benim yoğun yarış tempomda da yoğun iş hayatım vardı. Özel hayatımdan vazgeçiyordum. Sabah 5’te kalkıp 9’a kadar antrenman yapıp, 9’da işe geliyordum. Hafta sonları, bayramları hem antrenmandaydım. İnandığım birşey var ki bir başarı varsa arkasında ciddi bir ekip vardır. Ekip de biraraya tesadüfen gelmiş insanlar değildir. Belli iş tarifleriyle, belli bir yere gitmek için biraraya gelmiş insanlardır. Bunun yanında – daha da önemlisi – birbirini seven, inanan, sayan insanlardır. Gerçek ekip budur. 6 kişiyle 60 metrekarede başladım ben bu işe. Bugün 600 kişiyiz. Burada da ciddi bir ekip var. Bu senin, bu benim işim falan yoktur burada. Sinerji tamdır. Ben yarışa gittiğimde de bu tip bir ekip vardı benimle yine.

“İnandığım birşey var ki bir başarı varsa arkasında ciddi bir ekip vardır. Ekip de bir araya tesadüfen gelmiş insanlar değildir. Belli iş tarifleriyle, belli bir yere gitmek için biraraya gelmiş insanlardır. Bunun yanında – daha da önemlisi – birbirini seven, inanan, sayan insanlardır. Gerçek ekip budur. 6 kişiyle 60 metrekarede başladım ben bu işe. Bugün 600 kişiyiz. Burada da ciddi bir ekip var. Ben yarışa gittiğimde de bu tip bir ekip vardı benimle yine.”

Peki işinizde sağladığınız bu ekip ruhu, yarışçıykenki ekip ruhundan mı geliyor? Onu mu taşıdınız buraya? Bunda sportif disiplininizin de etkili olduğu aşikar…

Kapıda gördüğünüz otomobil benim son yarıştığım otomobildir. Hala çalışır. Ben bir seyahattayken benim o otomobili buradaki ekip; ‘İskender Atakan ekip ruhunu, zamanında ve kusursuz iş yapmayı yarış hayatından ve Team Atakan ruhundan aldı ve bize aşıladı’ diyip, benden habersiz kupalarla birlikte otomobili de garajdan zorla alarak  girişe yerleştirmişler. O kupalar bir odaydı çünkü. Benim evimde bir kupa yoktu. İki oğlum var. Onları etkilememek için evde hiç yaşatmadım yarışı. Belkıs Yalçın o kupaları bir odada saklıyordu. Ondan da kupaları almışlar. Ben ilk başta çok bozuldum. Özel hayatımın ne işi var iş yerimin girişinde diye. Ama bu anafikri söylediklerinde susmak mecburiyetinde kaldım.

3 gün yarışırsınız, 2 saniye ile kazanır ya da kaybedersiniz. Orada herkes yüreğini koymazsa o işten başarı gelmez. Team Atakan 8 senede 8 kere Türkiye şampiyonu oldu. Daha sonra dünya şampiyonlarında 3. olmuş bi ekip. Türk bayrağını Avustralya, Çin ve Arjantin’de yükseltti. Burada da öyle güzel bir ekip var işte. Bugün bu çatı altında Avusturalya’da, Arjantin’de, Şili’de ve bütün Avrupa’da montajımız var.

“Turhan Talu ile bahse girdik. “Dünyada şampiyonken Marlboro pilotluğunu kendi isteğiyle bırakan yok” dedi. “Palavra atıyor” demiş. Ben dedim ki “2 sene sonra bu çocukları yetiştirireceğim ve bırakacağım”. İddiaya girmiştik hatta ama iddiasını ödemedi hala. :) Kimse inanmadı.”

Yarışı neden bıraktınız peki?

Saygın olmak için bıraktım.

Nasıl?

O beni bırakmadan benim onu bırakmam gerekiyordu. Sponsorlarım sayesinde elde ettiğim tecrübelerimi gençlere aktarmam gerekiyordu. Bırakmaya karar verdim ve 2 sene sonra da Volkan Işık’ı, Serkan Yazıcı’yı, Ertan Nacaroğlu’nu takıma aldım. Edindiğim tecrübelerimi onlara aktardım. Hatta Turhan Talu ile bahse girdik. “Dünyada şampiyonken Marlboro pilotluğunu kendi isteğiyle bırakan yok” dedi. “Palavra atıyor” demiş. Ben dedim ki “2 sene sonra bu çocukları yetiştireceğim ve bırakacağım”. İddiaya girmiştik hatta ama iddiasını ödemedi hala. :) Kimse inanmadı. Ben sezon sonunda bırakıyorum diyip çocukları yetiştirdiğimde hala inanamadılar. Jubile yapmak istiyolardı sağolsunlar. Muhteşem bi anıydı benim içn. Hilton Convention Center’ı kapattılar. Masalar jant,  lastik falan. Koltuklar pilot koltuğu. Bunu yaparken bile bırakmama ihtimal vermiyolardı. Mühim olan zoru seçmektir.

Özlemiyor musunuz hiç?

Tutku benim için. Tabii ki özlüyorum. Ama bir gün Swiss Otel’de ödül töreninde bir basın mensubu bir laf etmişti. “Senden artık sıkıldık” dedi. “Köpek insanı ısırırsa haber olmaz. Her yarışı sen ve takımın kazanıyor. Lezzetini kaçırdın bu işin” dedi. Orada şimşek çaktı bende.

Pişman mısınız?

Değilim. O çocuklara bildiklerimi şampiyonken aktarmak güzeldi. Hiç kimse de geçemedi onları.

Hala ara sıra yarışıyor musunuz?

Bazen. Mümtaz Tahincioğlu sıkıştırıyor beni. Bir iki kere bu kapıda gördüğünüz otomobille çıkmıştım. Kısa, kolay imkanlar olsa yine yarışırım. Tabii gençlerle değil. Haddimi biliyorum. Eğlence ve o havayı tenefüs etmek için seve seve yaparım.

Team Atakan neden kapatıldı?

Bu sigara reklamı yasakları vs sponsorluları etkiledi. Team Atakan; mekanikleriyle, garajıyla büyük bir takımdı. Ama sponsor olmadığı zaman bu iş bitiyor. Bir yere kadar yaptık. Dünyadaki ekonomi de krize girmişti. Yürüyemezdi daha fazla. Bırakmak mecburiyetinde kaldık.

Türkiye’de ralli beğeniliyor, konuşuluyor ama eski şaşalı günlerini kaybetti gibi… Neden? Ne oldu öyle birden?

Bu soru bana hala haftada 1-2 kere soruluyor. “Biz sizin zamanınızda her tarafta otomobil sporunu görürdük” diyorlar. “Anormal ilgi vardı. Nooldu şimdi?” Son 3-4 senedir İstanbul’da Dünya Şampiyonası yapılıyor ve benim haberim yok tarihinden. Ben otorite değilim; bu soruya cevap veremeyeceğim ama yarışan insanların karizmasının çok büyük etken olduğunu düşünüyorum.

“Benim zamanımda anaokulundan bir davet almıştım. Saçma gelmişti. Herhalde orada meraklı bir hoca var ve okulu kullanıyor diye düşünmüştüm. Sınıfa bir girdik; o mini mini tipler bir sorular sordu bize. 3-4 yaşında konuşamayan bücürler…  “Senin Lancia’n kaç beygir?” diye soran oldu. Şimdi nerede? Bir yarış haberi yok. Bizim şansımızmış demek ki.”

PR?

Tabii ki. Yarış takımına harcanan mesai kadar PR işlerine de mesai ayrılırdı bizim zamanımızda. Her basın mensubuna özel dosya hazırlanır, gönderilirdi. Bunlar eksik yapılıyor demiyorum ama kimseden de çekindiğim yok. Bu spor artık Türkiye’de anılmıyor desek yeridir. Ben bırakalı 18 sene oldu ama bana hala yarış soruyorlar. Sizin yaşınız tutmaz mesela beni seyretmiş olmaya. Benim zamanımda anaokulundan bir davet almıştım. Saçma gelmişti. Herhalde orada meraklı bir hoca var ve okulu kullanıyor diye düşünmüştüm. Sınıfa bir girdik; o mini mini tipler bir sorular sordu bize. 3-4 yaşında konuşamayan bücürler…  “Senin Lancia’n kaç beygir?” diye soran oldu. Şimdi nerede? Bir yarış haberi yok. Bizim şansımızmış demek ki.

Türkiye tanıtımı için de bir kayıp…

Bizim zamanımızda yurtdışından yarışa gelen yabancılar hala her sene mavi tura Bodrum’a hala geliyorlar. Büyük reklam. Güney Fransa diyorlar. St. Tropezi o, bu… Burada ne eksik? Kar hayatı, restoranlari servis tamam ama deniz ve tabiat burası ile kıyaslanamaz. Bu ülkenin tek ihtiyacı döviz. Fransa’ya 60 milyon gidiyorsa bize 120 gelmesi lazım. Şu an istersen denize gir, istersen kayak yap gibi bi hava var mesela.

Kayak yapıyor musunuz?

Çocukluğumdan beri kayarım. Benim zamanımda board yoktu. Ayağımıza iple bağladığımız tahta kayaklarla başladık biz. J

Ralli, kayak hep adrenalin gerektiren sporlar. Adrenalini seve birisiniz ama bir de balık tutma tutkunuz var.

Tüple de dalıyorum bu arada.

Nasıl oluyor bu? Balık tutmak sükunet ve sabır gerektiriyor mu? Adrenalin dolu tutkuları olan birinin balık tutma tutkusunun da olması garip değil mi biraz…

Hep adrenalin olmaz tabii ki. Çok severim, ayrı. Ama çoğu zaman tekneleri stop ettirip doğanın sesini dinlemeyi de severim. Çok dinlendirici.

Tekneniz var mı?

Var. Canados.

Her hafta gidiyomusunuz balık tutmaya?

İmkanım olduğu her anda kaçarım.

En çok nereye?

Haziraz-Temmuz-Ağustos buralarda balık tutmam. Yumurtlama mevsimi. Ağostos 1’den sonra yılbaşına kadar Karadeniz’de. Palamut, lüfer vs… Ocak’tan sonra Saroz’a. Kılıç ve orkinos.

Babanız da denici. Babadan gelen bir tutku mu?

Denizaltıcı. Amcam, ağabeyim, babam; hepsi… Babam da balığa meraklıydı. Bana da ağabeyim öğretmişti. Balıkta sükunet var ama balık geldiği zaman da büyük bir mücadele ve heyecan var yine.

Bu tutkularınız içinde en ön plana çıkan hangisi?

Ralli bir kere ayrı birşey. Onu ayırıyorum. Rallide de en az keyif aldığım şey yarış süresiydi. Antrenmanları daha çok severdim. Herkes Yugoslavya’ya, İtalya’ya gitmiştir ama belli yerlerine. Biz bütün tabiatına, ormanlarına, dağlarına, oradaki insalara ulaşıyorduk. Beni o cezbediyordu.

Bir sürü anı da vardır size. En yer eden anınız nedir?

Seneler evvel Şile’nin bir köyü olan Teke’de antrenmana gittiğimizde bir anım var. Hala aklıma geldiğinde gülüyorum. Orada güvenlik sebebiyle yolları kapatıp antrenman yapıyporuz. Köylüler de bizi tanıyor artık tabii. Birgün bir virajdan çıktım. Teke Köyü’nün orada bi kahve var. Herkes el kol hareketi yaptı, durdum ben de. Tanıyorlar da… “İskender Abi gel çok güzel ayran yaptık. Hem iç hem de seni biriyle tanıştırıcağız. Noolur gel!” “Hayırdır dedim, nne oluyor?” Gittik. “Bunun adı deli Mustafa” dediler. “İstanbula kamyonla odun taşır. En hızlı bu gider. Bu habire ‘Ulan o da kimmiş; İskender Atakanmış; onun altındaki araba bende olsa uçarım ben be’ diye konuşuyor” dediler. Küçücük araba falan diyormuş. “Abi bununla bi konuşsana” dediler. Mustafa da orada bakıyor. “Bunu ben kullanırım, Mustafa’nın kamyonunu da o kullanır. Ben de kamyonu kullanamam. Mustafa o manada diyordur” dedim. Mustafa atladı oradan. “Ne o manada söylicem! Hap kadar arabayı almışsın; bi aşağı bi yukarı trr trr gidiyorsun. Ben gece karnalıkta 10 ton yükle senin suratinle giderim” dedi. “Gel bin yanıma” dedim. Servis elemanları da geldi. Bunu bağladık iyice arabaya. Kaskını taktık. Bağlanmak da ters geldi ona. “Sosis gibi ne bağlıyorsunuz!” diyor. 6 noktadan bağlanıyor bizde. Intercom’unu da koyduk. Birinci vites 2,3… Mustafa dedim. Ses yok. Mustafa dedim yine. Gene ses yok. Durdum bir baktım; gözlerini kapamış. Konuşamıyor da… Döndük geri. Arabadan öyle indi gitti. Köylüler “Bu bir ay gelemez buraya artık” dediler. Buna hala gülerim. Buna benzer bir anı da Selahattin Duman’la vardır. İki kere üst üste yazısını yazmıştı hatta.

Müthiş bir sürat, kontrol ve yürek… Geçmişteki teknoloji ile şimdiki teknolojiyi nasıl değerlendiriyorsunuz peki?

O zamanla bu zaman arasında ciddi bir fark tabii. Ama bir de ters orantı var. O zamanlar sınırlamalar yoktu güçlerde. Bizim otmobillerimiz 500-550 beygire kadar çıkıyordu. Sübvansiyon sistemi daha zayıftı, şanzıman sistemi daha geriydi, fren sistemi yeterli değildi ve 500 beygirdi. Felaket buydu. Bu gücü kaldıracak gelişme yoktu. Şimdi ise aktif diferansiyeller vs var ve 300 beygir ile sınırlı.

Neden?

Tehlikeli olduğu için. Biz çok daha güçlü otomobillerle yarışırdık. Seyirci kaybında biraz da bu neden var aslında. Şu an çıkan ses de biraz cılız. Dağları yıkarak gidiyorduk biz. Gökler inliyordu. Şimdiler çok daha iyi yol tutuyor ama ses yok.

Hep ekip diyorsunuz. Rallide önem sırası nasıl gidiyor sizce?

Pilot tek başına sıfır. Co-pilot notu doğru zamanda, doğru şekilde okumazsa pilot hiçbir şey yapamaz. Öyle bir sürat var ki; o pilot onu dönüşü görüp, göz beyne emir verene kadar…. Co-pilot, ekip çok önemli. Görünüşte pilot hep kahraman gibidir ama işin aslı arkadadır. Ben bunu pilot olarak söylüyorum. Pilotun başarısı önce mekaniklerinden gelir. Mekanik iyi bir otomobil hazırlamamışsa sen ağzınla kuş tutsan ne olur ki? Iki, servisler. Üç; co-pilot. Ondan sonra pilot. Ama pilot iyi değilse diğerleri süper olsa bile yine farketmez. Tamamen takım işi.

Co-pilotlarınız kimlerdi?

Yavuz Malkoçoğlu, Yusuf Aramacı, en son da Can  Okan.

Tekrar bir Team Atakan kurmayı planlıyor musunuz?

Ben artık kaç yazım, kaç kışım kaldı diye hesaplıyorum. J

“Oğullarımı hiç götürmedim yarışa. Yarış hayatımı eve hiç taşımadım. İstemedim. Onlar tenis oynasın. Volkan ya da Serkan virajdan 10 saniye geç çıkınca çarpıntı yapıyordu kalbim. Oğlumu izlesem kalpten giderim herhalde. Viraj viraj bekleyemem ben onları.”

Oğullarınız meraklı mı ralliye?

Onları hiç götürmedim ki. Öyle bi şansları olmadı.

Neden?

İstemedim. Onlar tenis oynasın. Volkan ya da Serkan virajdan 10 saniye geç çıkınca çarpıntı yapıyordu kalbim. Oğlumu izlesem kalpten giderim herhalde. Viraj viraj bekleyemem ben onları.

Peki Nova için yeni planlar var mı?

Var tabii. İki sene sonra %50 kendime daha çok vakit ayıracağım. Ölene kadar çalışacağım ama. İşi bırakan arkadaşlarımın çok mutsuz olduklarını ve sağlıklarını kaybettiklerini gördüm. O yüzden ölene kadar çalışacağım ama 2 sene sonra kendime ve aileme daha da fazla vakit ayırmaya başlayacağım. Biz Tahincioğlu ailesi ile birlikte burayı bir kurum yaptık. Burada artık kararaları, burada yetişmiş lider gençlerimiz veriyor. Bizler sadece görüşlerimizi bildiririz. Bundan sonra Nova’yı nereye götürürler onlar karar verecek.

 

İş hayatınızda da spor hayatınızda da gençlere ve gençlerin yetiştirilmesine hep çok önem vermişsiniz, veriyorsunuz…

Bencillikten. Hayatta bir tane hedefim oldu. Saygın olmak. Saygın ancak hak edilirse olur. Para ve pulla olmaz. Size bir dakika geç kalmadım mesela. Ben gençsem ve benim önüm açılmazsa mutsuz olurum. Kendime yapılmasını istemediğim şeyleri başkalarına yapmamaya çok özen gösteririm. Ben, ben, ben olmaz. “Biz” denmeli. Dolayısıyla gençlerin tabii ki önünü açmak lazım. Burası bir kişinin olursa buranın bir esprisi olmaz. Burası 600 kişinin. Hedef kesinlikle Türkiye’yi temsil etmek. Ben yarışırken de bu acıyı hissettim. Bizi yabancılar hep – küçümsemek değil de – hafife aldılar diyelim. Bizim imza attığımız kontratlara imza atabilmiş dünyada başka bir şirket yok. Kayıt altındayız ve iddia ediyorum. Biz Opel’in dünyadaki tek yapımcısıyız. Citroen’in dünyadaki tek yapımcısıyız. Hyundai’nin iki yapımcısından biriyiz. Yakında onda da tek oluruz. Daha örnekler var bu arada. Ben albay çocuğum. Ben parayla büyümedim. Saygın olmak ve ülkeme katkıda bulunmak için hesaplı omak kaydıyla herşeyi yaparım. Tek gayem bu.