Lüks Magazin Haberleri – Lüks Magazin Dergisi

 
 
 
 
 


Karikatürden fırlamış bir dahi

0
Eklenme Tarihi: August 9, 2012 TARIH
FOTO2

İnsanüstü bir zeka, insanları utandıran bir hümanizm ve tükenmek bilmeyen bir arzu düşünün. Şimdi onların en saf halinin bir insan bedeninde toplan- dığını…

Karşınızda, meslektaşları tarafından tarihin en büyük fizikçisi unvanına layık görülen, tıpkı bir karikatürden fırlamışçasına dağınık saçları ve aşırı mimikli ifadesi sayesinde çılgın bilimadamı modelinin ilk örneğini oluşturan, sınırsız bir cesaret, bitmeyen bir azim ve dramatik bir mizah anlayışına sahip kocaman bir çocuk: Albert Einstein.

Delilikle deha arasında çok ince bir çizgi vardır. O çizgide dengede kalmayı başarmak ise ancak sabırlı insanların harcıdır. Hayatı boyunca bu çizgide yürümeyi becerebilen insanlar arasında en yetenekli olanı kuşkusuz ki, Albert Einstein.  Kimi zaman tutamadığı çenesi yüzünden deli, çoğu zaman da bitmek bilmeyen azmi sayesinde deha olarak tarihe yazdırdı ismini. Einstein adının, “dahi” ile eşanlamlı kullanılması şaşırtıcı olmasa gerek. Zira, ardında 300’den fazla bilimsel makale ile 150’den fazla bilim dışı çalışma bırakan Einstein, yeryüzünde en fazla tanınan isimlerin başında geliyor.

Otizmden dehaya hızlı bir uyanış

14 Mart 1879’da Almanya’nın Ulm kasabasında, küçük bir elektrokimya fabrikasının sahibi bir baba ile yetenekli bir piyanist anneden dünyaya gelen Yahudi asıllı Albert Einstein, oldukça içe dönük ve otistik bir çocuk imajı çiziyordu.

Anormal büyüklükte bir kafatasıyla doğan Einstein’ın, bu deformasyonu yüzüne de yansımıştı. Birkaç haftalık kontrolden sonra normal olduğu tanısı konularak annesiyle birlikte hastaneden çıkarılan Einstein’ın çocukluğu akranlarına göre bir parça yavaş başlamıştı.

Oldukça geç bir yaşa kadar konuşmayı reddeden, hatta uzunca bir süre seyrek bir konuşma biçimiyle iletişim kuran ve ailesini gerizekalı olduğu yanılgısıyla endişelendiren Einstein, suskunluğunun nedenini “konuşmaya değer bir şey yoktu ki” diye açıklıyor.

Bugüne kadar kuramları yüzlerce bilimadamının önünü açan, binlerce teze konu olan Einstein’in tuhaf öyküsü hasta yatağında başlıyor. Beş yaşında geçirdiği ateşli hastalık nedeniyle yatağa hapsolan Albert’ın babasından aldığı manyetik pusula tüm bu serüvenin ana çıkış noktası. Basit bir “neşelendirme” hediyesinin hangi gizemleri araladığını düşününce, bu minyon ama zeka küpü adamın hayatı daha da ilginçleşiyor.

Asosyal bir çocuğun okul dramı

Eğitim hayatı boyunca okulu, dersleri ve eğitim sistemiyle bir türlü barışamayan Albert, ne yaşıtlarıyla pek iyi ilişkiler kurabilmiş, ne de parlak zekası öğretmenleri tarafından keşfedilebilmişti. Yaşıtlarının hala oyuncaklarla oynadığı dönemde Einstein, ünlü düşünür Immanuel Kant’ın kitaplarıyla arkadaşlık ediyor, gelecekte ortaya atacağı fikirlerin temelini pekiştiriyordu.

12 yaşındayken, amcasının getirdiği cebir kitabıyla üstün zekasının meyvelerini toplamaya başlayan Einstein, en zor ve karmaşık problemleri bile çözebildiğini fark etti. Yaz boyunca Pisagor teoreminin ispatını yapan Albert, on altı yaşına geldiğinde kendi başına diferansiyel ve integral hesaplamalarıyla analitik geometriyi öğrenmişti bile.

Annesinin müziğe olan merakının etkisiyle notalara da bulaşan Einstein, 6 yaşından 14 yaşına kadar keman dersi aldı. Bir virtüöz olamasa da, başarılı amatör bir kemancı sıfatını kazanan Einstein, hayranı olduğu Mozart ve Beethoven sonatlarını zorlanmadan çalabiliyordu.

Minik dehanın altın yılları

Babasının şirketinin iflasıyla Almanya’dan göçmek zorunda kalan Albert, binbir zorlukla kabul edildiği İsviçre’deki Federal Politeknik Okulu’nda fizik eğitimi almaya başladı. Fakültede aldığı derslerle hiç alakası olmayan, sadece ilgi duyduğu kitaplarla haşır neşir olan ve ders notu tutma alışkanlığı bulunmayan Einstein, mezun olup doktora tezini yazmak istediği zaman üniversitede kendine bir asistanlık pozisyonu aradı. Ancak öğrencilik yıllarında isyankar tutumuyla kızdırdığı birçok profesörden ret yanıtını alınca, Bern’de bir patent ofisinde asistan müfettiş olarak elektromanyetik cihazlar için yapılan patent başvurularını incelemeye başladı. Bu basit gibi görünen müfettişlik işi, aslında Einstein’ın ışık, zaman ve uzay ilişkisi hakkında radikal sonuçlara adım atmasını sağlayan kilometre taşlarından biri oldu.

Ünlü profesörün hayatındaki en verimli yıl olan ve “mucizevi yıl” olarak adlandırılan 1905’te Annalen der Physik dergisinde yayımlanan dört makalesi, modern fizik anlayışında devrim yaratacak nitelikteydi ve yarattı da. 1921 yılında Einstein, “Fotoelektrik Etkisi” keşfiyle Nobel Fizik Ödülü’ne layık görüldü.

E=mc² formülüyle hafızalara kazınan izafiyet teorisi, yıllarca öngörü şeklinde kalan ancak yanlışlığı da ileri sürülemeyen kuantum teorisi ve uzay yolculuğu, Einstein’in temellerini attığı önemli çalışmalardan yalnızca bazıları.

Bu arada, Almanya’nın militarizminden ve sıkı yönetiminden hiç hoşlanmayan Einstein, birçok yaygınlanmış ve kalıplaşmış toplumsal kanıya olduğu kadar zorunlu askerliğe de fazlasıyla karşıydı. Bu tepkiselliği Almanya vatandaşlığından çıkıp İsviçre vatandaşı olmasına yetecek derecede güçlüydü. Babasının onayıyla Alman vatandaşlığından çıkan Einstein, beş yıl boyunca vatansız yaşadıktan sonra İsviçre vatandaşlığına geçerek bu hayalini de gerçekleştirmiş oldu.

Zekasını besleyen libidosuydu

Deney, keşif ve araştırmalarla geçen 76 yıllık hayatına iki evlilik dahil birçok romantik ilişki sığdıran Albert Einstein’ın, geçen yıllarda yayımlanan mektupları iq seviyesi kadar libidosunun da ne denli yüksek olduğunu gözler önüne seriyor.

İlk evliliğini 1903 yılında Federal Politeknik Okulu’nda tanıştığı Sırp kökenli Mileva Maric ile yapan Einstein, bu evlilikten iki oğul sahibi olsa da, aradığı mutluluğu bulamayınca 1919′da evliliğini bitirme kararı aldı.

Kısa bir süre içinde öz kuzeni Elsa Lowenthal ile dünya evine giren ünlü fizikçinin, “mantık evliliği” olarak tanımlanan bu evliliği esnasında sekreter fantezisi yaşamaktan geri kalmadığı rivayetler arasında. Eşi Elsa’yı, sekreteri Betty Neumann ile aldattığı iddia edilen Einstein’ın yaşadığı bu fantezi, evliliği boyunca kırdığı tek ceviz de değil.

Kudüs’deki Hebrew Üniversitesi tarafından yayımlanan Einstein’ın mektuplarını içeren kitapta çapkın profesörün, kuzeni Elsa ile evliyken vakit geçirdiği altı kadınla olan ilişkisi anlatılıyor. Einstein’ın mektuplarında söz ettiği kadınlar arasında Estella, Ethel, Toni ve “Rus casus sevgilisi” Margarita’nın yanı sıra, sadece isimlerinin baş harfleri ile tanımladığı M. ve L. de var.

Bu noktada, Albert’ın müthiş zekasından etkilenen kadınların başında gelen Marilyn Monroe’yu anmadan geçmemek lazım. Bir rivayete göre, vakti zamanında Einstein’ın zekasından oldukça etkilenen ve bunu kendisine yazdığı bir mektupta dile getirmekten çekinmeyen Monroe, ilginç bir noktaya parmak basıyor. Einstein’la yapacağı olası bir izdivaç sonrası dünyaya gelen çocuklarında, kendi güzelliğiyle onun zekasının birleşiminden nasıl bir nesil yaratacakları konusunda meraklandığını belirten Monroe’nun profesörden aldığı yanıt tam da konunun tuhaflığına yakışır bir kara mizah barındırıyor: “Ya çocuklarımız benim kadar çirkin senin kadar da aptal olursa…”

Einstein’ın ölümcül hatası

1939 yılında, İkinci Dünya Savaşı Avrupa’da patlak vermeden birkaç ay önce Einstein, Nazi Almanyasının atom bombası tehlikesine karşı ABD başkan Roosevelt’e bir uyarı mektubu gönderdi. Mektupta Amerikan hükümetinin uranyum araştırmaları ve zincir reaksiyonlarıyle ilgili araştırma yapması da tavsiye ediliyordu. Einstein’ın bu mektubu sonrası ABD, Almanya ile nükleer silah geliştirme yarışına girdi. Savaş sırasında ABD bombayı geliştirebilen tek ülke olurken Einstein, ölümünden bir yıl önce konuyla ilgili şunları söylüyordu: “Hayatımda bir tek büyük hata yaptım: Başkan Roosevelt’e atom bombası tavsiyesini yapmak. Ama yine de bir nedeni vardı. Almanların daha önce yapması tehlikesi.”

18 Nisan 1955’te, İsrail’in kuruluşunun yedinci yıl dönümü nedeniyle bir televizyon konuşmasının taslağını hazırlarken iç kanama geçiren Albert Einstein, taslağı ama bitiremeden hayatını kaybetti. Ameliyatı reddetmesinin nedenini ünlü bilimadamı şu sözlerle açıklıyor: “İstediğim zaman gitmek istiyorum. Hayatı yapay bir şekilde uzatmaya çalışmak tatsız. Ben görevimi burada bitiriyorum, şimdi gitme zamanı ve bunu zarif bir şekilde yapmak istiyorum.”

Bir dahinin beynindeki sırlar…

76 yaşında, Princeton Hastanesi’nde yaşamını kaybeden Einstein’ın bedeni yakıldı ve külleri bilinmeyen bir yere serpildi. Einstein’ın beyni, ölümünden sonra yedi buçuk saat içinde bedeninden çıkarılarak, Patolojist Thomas Stoltz Harvey tarafından 240 parçaya ayrıldı ve özel bir jel maddesiyle dolu bir kavanoza konuldu.

Yıllar boyunca çeşitli uzmanlar tarafından yapılan araştırmalar ise, ilginç sonuçları gözler önüne seriyor. Ağırlığı yüzde 12’lik bir oranla normal insanlarınkinden daha hafif olan Einstein’ın beyni (1.230 gr), yaşıtı olan bir insanın beynine kıyasla çok daha genç görünüyordu.

Ünlü fizikçinin üstün bir zekâya sahip olmasının ise iki sebebi olduğu belirtiyor: Einstein’ın beynindeki alt parietal lobunun yüzde 15 oranında normal insanlara göre daha geniş olması ve “Sylvian çatlağı” adı verilen yarığın daha minik olması. Sylvian çatlağı beynin yanında bulunuyor, beyindeki bilgi alışverişini kolaylaştırıyor, doğuştan geliyor ve gelişimle değişim göstermiyor. Beynin bu bölümü, matematik ve görsel yeteneklerleilgili becerilerin geliştiği bölüm aynı zamanda. Parietal lob ise, matematikle ilgili yeteneği ve uzay-mekân bağlantısı kurma yetisini artırıyor.

“Yolculuk etmeyi seviyorum ama varmaktan nefret ederim” diyen Einstein’in beyni,  ölümünün ardından otopsisinin yapıldığı Princeton Üniversitesi Tıp Merkezi’ndeki sonsuz yolculuğuna devam ediyor.

Einstein’dan Atatürk’e bir mektup

Hitler’in 30 Ocak 1933 günü başbakanlık koltuğuna oturmasıyla plan netleşmişti: Almanya’daki Yahudilerin kökünün kazınması. O sırada, Berlin Üniversitesi’nde ders vermekte olan Einstein, Yahudiler üzerindeki baskının iyiden iyiye artmasıyla Almanya’da daha fazla kalamayacağını görmüş ve Paris’e geçmişti. 17 Eylül 1933’te Almanya’da yaşayan Yahudi profesörleri kurtarmak amacıyla Atatürk’e bir mektup yazdı. Mektupta Türkiye’ye sığınmak ve çalışmalarını burada devam ettirmek istediklerini belirtiyordu. İşte o mektup:  

“Ekselansları,

OSE Dünya Birliği’nin şeref başkanı olarak, Almanya’dan 40 profesörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler , Almanya’da halen yürürlükte olan yasalar nedeni ile mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe , bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler , yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.

Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi , birliğimize yapılan çok sayıda müracaat arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları , hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.

Bu başvuruya destek vermek maksadıyla , hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etmek cüretini buluyorum.

Ekselanslarının sadık hizmetkarı olmaktan şeref duyan

Prof. Albert Einstein”

O dönemde Başbakanlık koltuğunda oturan İsmet İnönü, Einstein’ın isteğini reddetmiş ve 14 Kasım 1933 tarihinde ünlü profesöre şu mektubu göndermişti:

“Saygıdeğer profesör, 

İktidardaki hükümetin politikası gereği Almanya’da bilimsel ve tıbbi çalışmalarını yerine getiremeyen 40 profesör ve doktorun Türkiye’ye kabulünü dileyen mektubunuzu aldım. Bu beylerin hükümetimiz kuruluşlarında bir yıl ücretsiz çalışmayı kabul ettiklerini gördüm. Teklifiniz çok çekici olmasına rağmen ülkemiz kanun ve nizamları gereği size olumlu cevap verme imkânı göremiyorum.

Saygıdeğer profesör, bildiğiniz gibi şu anda 40’tan fazla profesör ve doktor istihdam etmiş durumdayız. Çoğu benzer nitelik ve kapasitede olan bu şahıslar da aynı politik şartlar altındadırlar. Bu profesör ve doktorlar burada geçerli kanun ve şartlar altında çalışmayı kabul etmişlerdir. Şimdiki halde, çeşitli kültür, dil ve kökenlerden gelmiş üyelerle çok hassas bir oluşum geliştirmeye çalışıyoruz. O nedenle içinde bulunduğumuz şartlar gereği daha fazla personel istihdam etmemizin mümkün olmadığını üzülerek bildiririm. 

Saygıdeğer profesör,
Arzunuzu yerine getirememenin üzüntüsünü ifade eder, en iyi duygularıma inanmanızı rica ederim.

İsmet İnönü

 

  • Çorapsız giydiği ayakkabılarıyla özdeşleşen, bütün takım elbiselerinin aynı renk ve model olmasının nedenini ise kıyafet seçimiyle vakit kaybetmek istememesi olarak açıklayan Einstein’in konuyla ilgili hem ironik hem de metaforik bir önerisi var: “Eğer gerçeği açıklamak istiyorsan, zarafeti terziye bırak.”
  • Atom bombasının ortaya çıkışına neden olan kuramı keşfettikten sonra ruhunu sattığını düşünen ve akli dengesini daha da yitiren Einstein, Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombaları sonrasında verdiği demeçte pişmanlığını şu sözlerle dile getiriyor: “Ben atomu insanlığın yararı için keşfettim ancak insanların atomla birbirlerini öldürüyor. Böyle olacağını bilseydim, ayakkabı tamircisi olurdum.”
  • İnsanların önyargılarını yıkmanın atomu parçalamaktan daha zor olduğu bir çağda yaşadıklarını söyleyen ünlü fizikçi iki şeyin sonsuzluğuna inanıyor: İnsanoğlunun aptallığı ve evren. Ve ekliyor: “Fakat ikincisinden emin değilim.”

 

  • Sıkı bir Gandhi hayranı olan Albert Einstein, insanların savaş gibi inanmadığı bir şey için acı çekeceğine, barış gibi inandığı bir dava uğruna ölmelerinin daha yerinde olduğuna inananlardan. Hatta bahsi arttırıp reste kadar vardırıyor işi: “Sadece barışçı değil, militan bir barışçıyım. Barış için savaşmaya bile hazırım!”

 

72. yaş gününde, UPI fotoğrafçısı Arthurr Sasse tarafından fotoğraflanan Einstein, defalarca kameralara gülümsedikten sonra bu kez dilini çıkarırken. Einstein’ın en ünlü fotoğraflarından biri olan bu kare, 19 Haziran 2009′da orijinal fotoğraf bir açık arttırmada 74 bin 324 dolara satılarak bilimadamının en pahalı fotoğrafı olma unvanını elde etti.

Çoğu zaman yemek yemeyi bile unutan profesörün, ancak birinin zorlamasıyla oturduğu yemek masasında saatlerce çakılı kalarak tabakları seyrederken hangi teorileri ürettiği hâlâ merak konusu.

Günümüzde bile espri anlaşıyı, mizahi yaklaşımı ve renkli kişiliğiyle popülerliğini korumayı başaran Albert Einsten; birçok film, müzik, moda ve sanat projesinin vazgeçilmez ikonlarından.

Kıvrak zekasının ve çenebazlığının da yardımıyla kadınları etkileme konusunda doğuştan şanslı olan Einstein’in hayatı boyunca yakıştırıldığı en ilgi çekici isim şüphesiz ki, Marilyn Monroe.