Lüks Magazin Haberleri – Lüks Magazin Dergisi

 
 
 
 
 


Leonardo da Vinci

0
Eklenme Tarihi: August 17, 2012 SANAT
flyingmachine4_l

Geçmişten Geleceğe

Yeryüzünde pek az kişi yaşadığı zamandan geleceğe dokunmayı başarabilmiştir. Gerçek ölümsüzler onlardır aslında. Bedenleri ölse de geride zihinlerini bırakırlar ki bu zihinler yaşı olmayan yıldızlar gibi, asırlar sonra bile ışıldadıkça ışıldarlar. Leonardo da Vinci de, işte o yıldızlardan biri…

Ece Bilgin

Leonardo di ser Piero da Vinci, 15 Nisan 1452’de Toskana bölgesinin Vinci kasabasında doğmuş. Popüler kullanımda sıklıkla rastladığımız “da Vinci” ifadesi de tam olarak buradan gelmektedir. Pek çok kişi “da Vinci”nin ünlü dâhinin soyadı olduğunu düşünse de, bu söz öbeği aslında “Vincili” anlamındadır. Yani isminin tamamını çevirecek olursak, bir zamanlar kendisine “Vincili Piero’nun oğlu Leonardo” diye sesleniliyormuş…

Zengin noter Piero’nun, adı bilinmeyen bir köylü kızla (İsminin Caterina olduğu söylenmektedir) yaşadığı evlilik dışı ilişkinin sonucu olarak dünyaya gelmiş Leonardo da Vinci. Küçük yaşlarda resme olan yatkınlığı ortaya çıkan delikanlı, 14 yaşında babası tarafından dönemin en başarılı ressam ve heykeltıraşlarından Verrocchio’nun Floransa’daki atölyesinde çırak olarak yazdırılmış. Neler öğrenmemiş ki burada: Kimya, metalürji ve metal işlemeciliği; sonra alçı, deri işçiliği, tamircilik; hatta marangozluk… Ve tabii ki çizim, yağlı boya, heykeltıraşlık ve modelleme… Genç Leonardo’nun büyüdüğünde çok yönlü bir sanatkâr olmasına şaşmamak gerek. Ünlü Rönesans sanatçısı, dehasının emarelerini daha genç yaşlardan itibaren göstermeye başlamış. Bu husustaki en ünlü anekdotlardan biri ise şöyle: Resimlerindeki küçük ayrıntıları bitirmeleri için asistanlarına bırakan Verrocchio, “İsa’nın Vaftizi” tablosundaki melek figürünü Leonardo’nun tamamlamasını ister.  Öğrencisinin işi bittiğinde, sonuç karşısında hayrete düşmüştür: Elinde İsa’nın giysisini tutan küçük melek o kadar büyük bir maharetle yapılmıştır ki, neredeyse resmin bütününün önüne geçmiştir. Derler ki, öğrencisinin kendini aştığını anlayan Verrocchio, bunun üzerine resim yapmayı bırakmaktan başka çare bulamaz. Her ne kadar bu bilginin doğruluğu şüphe götürse de, Leonardo’nun tamamladığı kısmın son derece başarılı olduğu inkâr edilemez bir gerçek…

1472’de St. Luke Loncası’na kabul edilmesiyle temel eğitimini tamamlayan Leonardo da Vinci, sanat hayatını o zamanlarda alışıla geldiği üzere, İtalyan soylularının hamiliğinde sürdürdü. 1482 yılında Milano dükü Ludovico Sforza tarafından “dükün ressamı ve mühendisi” olarak işe alınan genç adam, bu konumunu Fransa’nın Milano’yu işgal etmesine kadar 17 yıl boyunca sürdürmüştür. Silah, tank ve denizaltı tasarımları yapan Leonardo, kuşkusuz o dönemde bu icatlarının birkaç yüzyıl sonra dahi olarak anılmasına sebep olacağının farkında değildi. İnsan anatomisine olan ilgisi de Milano günlerinde başlayan Da Vinci’nin tamamladığı önemli eserleri arasında “Kayalıklar Bakiresi” (1483-1486), “Erminli Kadın” (1489-1490) ve Santa Maria delle Grazie Dominikan Manastır’ı için yaptığı “Son Yemek” (1495-1498) tabloları sayılabilir.

Leonardo da Vinci, Fransız işgali üzerine 16. Yüzyıl’ın başında Floransa’ya döndüğünde dönemin papası 6. Alexander’ın oğlu Cesare Borgia’nın hizmetine girdi.  Yine askeri mimar ve mühendis olarak yer aldığını bu pozisyon gereği Orta İtalya’daki arazi ve şehirleri gezmiş; pek çok şehir planı ve harita çizmiştir. Bunların yanı sıra, kentte yaşadığı süre boyunca “Mona Lisa”ya hayat veren dâhi, bu ölümsüz eserini üç yıl (1503-1506) içinde tamamladı. Floransalı bir tüccar olan Francesco del Giocondo’nun biricik eşi Lisa’nın portresi olduğu sanılan resmin, aslında kime ait olduğu konusunda pek çok spekülasyon mevcuttur. Bununla birlikte portre, Leonardo’nun en bilinen eseri ve hayatı boyunca pek az resim yapmasına rağmen bir ressam olarak ünlenmesinin en önemli sebebidir.

1506 yılında Leonardo, şehrin Fransız valisi Charles d’Amboise’in daveti üzerine Milano’ya geri döndü. 1510 yılında “Bakire ve Çocuk” tablosunu yapan Da Vinci, bunun yanı sıra anatomiye olan ilgisini de sürdürmüş; insan vücudunu daha iyi tanımak adına insan ve hayvan kadavraları üzerinde çalışmıştır. Her ne kadar ölüleri incelemek bir süre sonra kilise tarafından yasaklansa da, Leonardo’nun çalışmaları sonucu ürettiği çizimler son derece doğru ve günümüzde bile tıp profesyonelleri için ilham vericidir.

1513 yılında Fransa’nın Milano’da çekilmesiyle, kendine yeni bir işveren arayan Leonardo da Vinci, bir süre şansını Roma’da denedikten sonra; 1516 yılında Fransa Kralı 1. Francis’in himayesine girmiştir. “Kralın birinci ressamı, mimarı ve mühendisi” unvanını taşıyarak 3 yıl boyunca hizmet veren Rönesans ustası, 2 Mayıs 1519’da hayata gözlerini yumduğunda 67 yaşındaydı. Hizmetinde çalıştığı kralın da dediği gibi: “Dünya üzerinde resim, heykel ve mimari hakkında Leonardo kadar çok şey bilen kimse doğmadı… O, çok büyük bir filozoftu…”

Geçmişten Yankılar

Leonardo da Vinci belki 16. Yüzyıl’da öldü ama ikinci milenyumun başında hala onu konuşuyoruz. Karşınızda günümüzde gündemde yer bulan çalışmalarından bir seçki…

Galata Köprüsü

Masalların sonunda hep gökten üç elma düşmüş derler. Biri masalın kahramanına gider mutlaka, bir diğeri ise genellikle okuyucu içindir. Üçüncü elmanın akıbeti ise bilinmez, yuvarlanır gider kimin kısmetinde varsa ona doğru… Leonardo’nun hikâyesinde o elma Osmanlı İmparatorluğu’nun başına düşmüş gibi görünüyor, masal bitmeden hem de!

Sultan 2. Beyazıt, Haliç üzerine bir köprü yaptırmaya karar verir. Köprünün inşası için, padişaha başvuran mimarlardan biri de Leonardo da Vinci’dir. 1500’lü yılların başında yazdığı mektupta Altın Boynuz için o zamanlar görülmemiş büyüklükte bir köprü önermektedir:

“Ben kulunuz, İstanbul’dan Galata’ ya uzanan bir köprü yapmak isteğinizi, yapabilecek biri bulunamadığı için köprüyü yapamadığınız duydum. Ben kulunuz nasıl yapılacağını biliyorum. Köprüyü bir bina kadar yüksek yapacağım. Çok yüksek olduğu için, üzerinden kimse geçmeye razı olmayacak. Öyle bir köprü yapacağım ki, yelkenleri fora olsa bile, bir gemi altından geçebilecek. İsteyenleri Anadolu kıyısına geçirecek bir asma köprü yapacağım. Allah sizi bu sözlere inandırsın. Bu kulunuzun, her zaman hizmetinizde olduğunu bilin…”

Öyle bir köprüdür ki bu, insanlar üzerinde yürümekten korkarken, en büyük yelkenliler altından sorun yaşamaksızın geçebilecektir. Ama Beyazıt Han böyle bir tasarımı hayata geçirmenin mümkün olmadığına hükmeder. Böylece Galata, 19. Yüzyıl’a kadar köprüsüz kalır.

Galata Köprüsü 1845 yılında I. Abdülmecit’in annesi tarafından yaptırıldı; ama Leonardo’nun tasarladığı köprü çok daha uzun süre beklemek zorunda kaldı. 1952 yılına kadar kimsenin böyle bir köprü planının varlığından haberi bile olmadı. Topkapı Müzesi arşivlerindeki başvuru mektubuyla Fransa Enstitüsü’nde korunan Da Vinci el yazmalarındaki tasarımı bağdaştıran ilk kişi Alman Türkolog Franz Babinger olmuştur. Babinger’in bu keşfini yayınlamasıyla,  eser yıllar sonra gün ışığına çıkmıştır.

Ünlü Türkoloğun makalesiyle köprü bilinirlik kazansa da inşa edilmesi ancak yarım yüzyıl sonra Norveçli bir sanatçı olan Vebjørn Sand’ın dikkatini çekmesiyle mümkün olabildi. Sand tasarımı keşfettiğinde çok şaşırmış ve bu eserin mutlaka hayata geçirilmesi gerektiğini düşünmüştü:

“Köprünün o güne kadar hiç inşa edilmemiş olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Hayatımda gördüğüm en güzel köprüydü. Köprü, tüm zamanların gelmiş geçmiş en büyük dâhisi Leonardo’nundu. Bu yüzden o güne kadar neden inşa edilmediğine anlam veremedim.”

Köprü gerçekten de bir dehanın ürünüydü. Çiziminden tam 300 yıl sonra kabul edilen bir mühendislik prensibi ile (yürüme yolunun üç adet kemerle desteklenmesi) tasarlandığı kadar, gerçekten de son derece ihtişamlı olması planlanmıştı:

“Pera’dan Konstantinopolis’e uzanan köprü, 40 braccia (1 metre = 1,64 braccia) genişliğinde, sudan 70 braccia yüksekliğinde, 600 braccia uzunluğunda, yani denizin 400 karanın 200 braccia üzerinde, böylece kendi mesnetlerine sahip.”

En sonunda 2001 yılında tamamlanan Leonardo Da Vinci’nin köprüsü orijinalinin dörtte biri büyüklüğündedir. Yapımında çelik, çam ve tik kullanılan köprü, Oslo’da bir üst geçit olarak inşa edilmiş, 31 Ekim’deki açılışını ise Norveç Kraliçesi Sonja yapmıştır.

Bir İskandinav ülkesinde bile bu kadar kıymet verirken, bizzat İstanbul için tasarlanan bu evrensel eserin 2. Beyazıt’tan bu yana bir türlü Türkler tarafından sahiplenilememiş olması oldukça üzücü… Yine de olumlu gelişmeler olmuyor değil: Açılıştan tam 7 yıl sonra Türkiye tarafından da projeyi canlandırmak yolunda adımlar atılmaya başlandı: PROGEM Proje Merkezi tarafından köprünün hikâyesini anlatan bir belgesel çekildi. Belgesel aynı zamanda köprünün yeni bir yorumla İstanbul’da hayata geçirilmesini de önermektedir.

Bu heyecan verici konuyla ilgili ayrıntılı bilgiye dilerseniz www.mimdap.org’dan ulaşabilirsiniz.

Bronz At

Leonardo da Vinci’nin eserleri kadar ünlü bir hasleti de başladığı işleri bir türlü bitirememesi olsa gerek… Ünlü dahi mükemmele ulaşmak için eserleri üzerinde o kadar çok vakit harcıyordu ki, bu geçen süre içinde başka işlere de girişmekten kendini alamıyordu. Tabii ki yaptığı işin bölünmesi de kaçınılmaz olarak tamamlanamamasıyla sonuçlanıyordu. İşte bu kişilik yapısı yüzünden eksik kalan eserlerinden biri de bronz at heykelidir.

Leonardo; Sforza ailesinin himayesine girdiğinde, kendisinden yapılması istenen çalışmalardan biri de bronzdan bir atlı heykeliydi. Ludovico Sforza’nın babası onuruna yaptırmak istediği bu parça, o dönemin en büyük atlı heykellerinden biri olacak ve Sforza isminin ününe ün katacaktı. 1482 yılında ön hazırlıklara başlayan Da Vinci, Milano’da kaldığı yıllar boyunca yalnızca kil modelin yapımını bitirebildi. En sonunda, döküm aşamasına gelinebildiğinde ise, dük bronz vermeyi reddetmişti: 7 metreyi aşkın boyuyla planlanan heykel için çok fazla metal gerekiyordu. Fransız saldırısı yakındı ve bronza silah yapımı için ihtiyaç vardı. Böylece bitirilemeyen “Gran Cavallo”nun kilden modeli ise ilerleyen günlerde Milano’yu işgal eden Fransız askerleri tarafından talim atışı yapmak için kullanıldı.

Rönesans’ın bronz atı, ancak 1999 yılında yeniden tasarlanarak Nina Akamu tarafından hayata döndürülebildi. Bu güncel dizaynda orijinalinden farklı olarak binici kullanılmamış, Leonardo’nun çizimlerine mümkün olduğunca sadık kalınarak anatomik ve teknik olarak en uygun tasarım oluşturulmaya çalışılmıştır. 7.3 metre boyunda iki kopya olarak yapılan heykellerden biri Milano “Hippodrome de San Siro”da, diğeri ise Michigan “Frederik Meijer Gardens & Sculpture Park”da sergilenmektedir.

Anatomi Çizimleri

Leonardo da Vinci’nin ilgi alanlarından biri de insan anatomisi… Ünlü Vitruvian Adamı’nı duymayan yoktur kuşkusuz… Bu tanınmış çizimin de temelini oluşturan “insan vücudunun evrenin işleyişinin bir analojisi olduğu” fikrinden hareketle Da Vinci 1489 yılından itibaren anatomi üzerine pek çok inceleme yapmıştır. Bu konu üzerine tuttuğu notlar o kadar ayrıntılı ve titizdir ki, o dönemde yaptığı üç boyutlu çizimler günümüzde bile tıp alanında çalışanlara esin verebilmektedir.

Cambridge Papworth Hastanesi’nde çalışan Dr. Francis Wells de bu çizimlerden ilham alanlardan biri… Leonardo’nun kalp kapakçıklarının açılıp kapanmasına ilişkin gözlemlerinden faydalanarak 2005 yılında mitral kapakçık operasyonu için yeni bir yöntem geliştirdi. Mitral kapakçık, kalbin kirli kanın temiz kana karışmasını önleyen kısmı… Burada hasar olması halinde, kalbin kanı temizlemek için çok daha fazla çalışması gerekiyor. Önceden kullanılan ameliyat yönteminde zayıf kapakçık, çapı küçültülerek tamir ediliyordu. Fakat bu, hastanın egzersiz gibi yüksek çaba sarfetmesini gerektiren durumlarda kan akışını kısıtlanmasına sebep oluyordu. Leonardo’nun notlarına göre ise, sağlıklı bir kan akışı için kapakçık açıklığının boyutu oldukça önemliydi. Bu yönlendirme doğrultusunda operasyonda kapakçığın orijinal boyutlarının korunmasına öncelik veren Dr. Wells, ameliyat sonrası, önceki yöntemde karşılaşılan olumsuz etkilerin görülmediğini iletiyor.

Belki, hiçbir tıbbi eğitimi olmadığı halde, çağların ötesinden günümüzün vakalarına ışık tutan Da Vinci’nin diğer çizimlerini de bir kez daha incelemekte fayda vardır; ne dersiniz?

Mona Lisa

Leonardo da Vinci’nin neredeyse Fransız İhtilali’nden beri Louvre Müzesi’nde korunmakta olan bu en ünlü eseri, pek çok tartışmanın odağı olmuştur. Resim yıllar içinde  “La Gioconda” nın gerçekte kimin portresi olduğuna, gizemli gülümseyişinin anlamına ve hatta önünde poz verdiği peyzaja varana kadar çok çeşitli açılardan incelenmiş olsa da; portrenin tek bir fırça izi ya da kontur olmadan tamamlanmış olması kuşkusuz sanat tarihçilerinin en çok merakını cezbeden noktalardan biridir.

Tabii ki teknoloji ilerledikçe, bazı gizemlerin de çözülmesi kaçınılmaz oluyor. Leonardo’nun Mona Lisa’nın yüzündeki gölgeleri yaratmak için Rönesans ressamları arasında çok popüler olan “sfumato” (İtalyanca: Duman) yöntemini kullandığı düşünülmektedir. Louvre araştırmacılarından Philippe Walter’ın uyguladığı X-ray fluorescence tekniği ile yapılan incelemeye göre, ünlü ressam resimlerinde bu etkiyi yaratmak için birkaç mikrometre kalınlığında uyguladığı şeffaf glaze’den faydalanıyordu. Temel ten rengini boyandıktan sonra bu ilk katmanın üzerine, içine çok az pigment katılmış glaze’in tabaka tabaka defalarca uygulanmasıyla buğulu görüntünün elde edilmesi mümkün olabiliyordu. Günümüzde de kullanılan bu teknik, boya ya da zemin üzerine ince bir kat halinde sürülerek derinlik duygusu ve parlaklığın arttırılmasını hedeflemektedir. Da Vinci, bu yöntemin en üstün örneklerinden birini kuşkusuz Mona Lisa ile sanatseverlerin beğenisine sunmuştur.

Resimler

  1. İsa’nın Vaftizi – Verrocchio
  2. Kayalıklar Bakiresi
  3. Bakire ve Çocuk
  4. Da Vinci’nin el yazması – Köprü tasarımı
  5. Oslo’daki Leonardo da Vinci Köprüsü
  6. Oslo’daki Leonardo da Vinci Köprüsü
  7. Bronz Atlı – Taslak
  8. “Gran Cavallo” – Milano
  9. Vitruvian Adamı
  10. Kalp çizimleri
  11. “La Gioconda”