Lüks Magazin Haberleri – Lüks Magazin Dergisi

 
 
 
 
 


MÜJDAT GEZEN: “Benim zekaya zaafım var”

0
Eklenme Tarihi: May 29, 2013 TUTKU
MG04

Komedi ve mizahın akla, dramın ise duygulara hitap ettiğini söylüyor. Yani onun işi akla ve zekaya hitap etmek. Müjdat Gezen, “Benim zekaya zaafım var” diyor. Görünen o ki zaafı olduğu konuyu işi haline getirebilmiş sayılı insanlardan biri olmanın mutluluğunu yaşıyor.

1881’ için “Kariyerimdeki en üst nokta bu oyun” diyor. Sezon bitmeden iki ay önce tüm temsillerin biletleri tükendiğine göre tiyatroseverler de aynı görüşü paylaşıyor. Zülfü Livaneli’nin müziklerini, Leyla Gezen’in dekor ve kostümünü yaptığı oyun, daha uzun süre kapalı gişe oynayacak gibi görünüyor.

“Avusturalya’da, Amerika’da, Japonya’da film çektim. Bir gün Aziz Nesin bu filmi izledi ve çok güldü. Neden bu kadar güldüğünü sorduğumda “Çok saçma, ona gülüyorum” dedi. Gerçekten o kadar saçma bir filmdi ki, piyasaya sunmadım.”

 

Sahne tozunu yutmuş bir kere… Sonra da hiç vazgeçmemiş… Dile kolay, 60 yıldır sanatın içinde. Yüzlerce filmde oynadı, tiyatro sahnelerini ise ezbere biliyor. Anlattığı her anısını “çok güzel yıllar” diye bitiriyor.  Belli ki yaptığı işe aşık… 22 yıl önce “en büyük hayalim” dediği Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde pek çok öğrenci yetiştirdi, yetiştirmeye de devam ediyor.  Müjdat Gezen 60 yıldır sanatın her alanında, hayatımızın her döneminde bizimle…

Sahneye ilk çıkışınızdan başlayalım… Kaç yaşındaydınız?

1953 yılıydı, 10 yaşındayım daha. Öğretmenim ilkokul piyesi için beş kız bir erkeğin oynadığı bir oyun getirdi. Bir tane erkek rolü var, başrol. “Onu sen oynayacaksın” dedi. “Ben artist değilim, oynayamam” dedim. Derken kendimi sahnede buldum. Çıkış o çıkış, 60 yıldır sahnedeyim.

Beyazperdedeki ilk rolünüz pek?..

‘Yedi Kocalı Hürmüz’… Suna Pekuysal ile birlikte oynamıştık. Ben Şehir Tiyatrosu’nda çalışıyordum, Suna da oradaydı.  “İlk başrol teklifimi aldım, oynar mısın?” dedi, çok heyecanlandım. Filmde Suna’nın kardeşi rolündeydim.

Sanat hayatınız boyunca çok değerli isimlerle çalıştınız…

Konservatuarda okurken Melih Cevdet Anday, Yıldız Kenter, Sabahattin Kudret Aksal, Ercüment Behzat Lav gibi Türkiye’nin çok değerli hocaları vardı. Çok şey öğrendim onlardan; ama çalıştığım tiyatrolardaki ustalar Muammer Karaca, Münir Özkul, Ulvi Uraz, Celal Sururi, Toto Karaca gibi her biri bir ekol, bir okul olan isimlerdi.

Bir dönem de Kandemir Konduk’la bir projede yer aldınız; ‘Güldürü Üretim Merkezi’…

Bir gün Kandemir ile arabayla gezerken “Bir projem var; ama kimse yanaşmadı” dedi, ne olduğunu sordum ‘GÜM’ dedi, açılımı ‘Güldürü Üretim Merkezi’. Amaç; gazetelerde, tiyatrolarda, sinemalarda mizah… Kimsenin yanaşmadığı o projenin ortağı oldum ve uzun yıllar muhteşem bir kadroyla; Kandemir Konduk, Sadık Şendil, Aziz Nesin, Altan Erbulak, Perran Kutman, Savaş Dinçel, Haldun Taner, Ahmet Üstel ve onlarca karikatüristle gazetelere mizah sayfası yaptık, senaryo yazdık, Yeşilçam’a, Devekuşu Kabare’ye oyun yazdık.

Çok uzun yıllar mizah yaptınız. Mizahı, komediyi bu kadar ön planda tutmak sizin tercihiniz miydi?

Hem benim tercihim hem de bir dram aktörü olarak göremedim kendimi, başkası da göremedi herhalde. Çalıştığım tiyatroların da yüzde doksanı komedi oyunlarıydı. O devirde de komedi çok tutuyordu zaten.

Mizah nedir size göre?

Benim zekaya zaafım var. Akla seslenen her şeye çok saygı duyarım. Komedi ve mizah akla, dram ise duygulara seslenir. Bu nedenle komediyi çok benimsedim. Tabiatımla da örtüşüyordu zaten. Çünkü mizah biraz da muhalefet işidir.

Sinema tarihinde bir film var ki, herkesin hafızasında yer etmiştir: Nasıl bu kadar etkili oldu ‘Gırgıriye’?

‘Gırgıriye’yi müzikal oyun olarak Egemen Bostancı’nın tiyatrosuna yazmıştım aslında. Bir gün Türker İnanoğlu ile konuşuyorduk. “Ne bu?” dedi, “Romeo Juliet gibi bir şey, Sulukule’de geçiyor Ayıcılar ile Kalaycılar ailesi var, bir ailenin oğlu ötekinin kızına aşık, aileler birbirine düşman,  onlar aşk yaşıyorlar” dedim. “Film yapalım onu” dedi. Ve 15 gün sonra çekimlere başladık, arka arkaya dört tane çektik. Ve şimdiye kadar Gırgıriye’yi 18 milyon kişi izledi.

Tiyatro, sinema derken sizin yönetmenlik deneyiminiz de oldu ama devamı gelmedi…

Avusturalya’da, Amerika’da, Japonya’da film çektim. Bir gün Aziz Nesin bu filmi izledi ve çok güldü. Neden bu kadar güldüğünü sorduğumda “Çok saçma, ona gülüyorum” dedi. Gerçekten o kadar saçma bir filmdi ki, piyasaya sunmadım.

Biraz da “En büyük hayalim” dediğiniz Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nden bahsedelim…

Öyledir… Henüz öğrenciyken kurduğum bir hayaldi. Ve işler yolunda gitti, en büyük hayalimi gerçekleştirebildim. 22′nci senesi bitiyor.

Kuruluş aşamasında zorluklarla karşılaştınız mı?

Tabii, çok zorluklar oldu. Mesela başta parasızdı. Bedava okul açmaktan iki buçuk yıl hapisle yargılandım. Çünkü kursların, özel okulların paralı olma mecburiyeti vardı.

Peki yetiştirdiğiniz öğrencileri nasıl buluyorsunuz?

Hepsi müthiş performans gösteriyor. Dizilere bakıyorum mesela, çoğu bizim okulun öğrencileri. Festivallerden ödüller alıyorlar. Geçen sene okullar, kurumlar, düşünce dernekleri derken 33 ödül almışım. Ama öğrencilerim ödül alınca daha mutlu oluyorum.

Yer aldığınız projelerde unutamadığınız bir rol oldu mu?

Sadık Şendil’in ‘Çılgın Yenge’ isimli oyununu oynamıştım. Orada canlandırdığım Zeynel Abidin’i hiç unutamam. İlk defa antre alkışı aldığım oyundu. Bu bir geleneksel Türk tiyatrosu adetidir: usta komedyenler sahneye girince alkış alırlar. Nejat Uygur, Gazanfer Özcan, Muammer Karaca gibi. O gece yapacağı işten dolayı değildir ama ondan önce yaptıklarından dolayı alır o alkışı. Ben o alkışı aldığımda 27 yaşımdaydım.

Biraz da ‘1881’ adlı oyununuzu konuşalım…

Zülfü Livaneli müziklerini, Leyla Gezen dekor ve kostümünü yaptı. Çok güzel bir şey çıktı ortaya. Tiyatro hayatımdaki en büyük başarı ‘1881’ oyunu olmuştur. 53 yıllık profesyonel sanat hayatım içerisinde neredeyse yüz kere, bin kere oynadığım temsil oldu, bilet gişelerinde kuyruklar gördüm ama böylesini yaşamadım. Sezonun bitmesine iki ay kala gişeyi kapadık. ‘1881’, benim kariyerim içindeki en üst nokta.

Yazdığınız yeni oyun var mı?

‘Olmasaydı’ isimli bir oyun yazdım… İngilizler, Atatürk’ü Samsun’a giderken öldürüyorlar. Eğer Atatürk olmasaydı Türkiye’nin başına neler gelirdi, onu işleyeceğiz. Yazmayı yeni bitirdim, çok da sevdim. Ekim ayında sahneleyeceğiz.