Lüks Magazin Haberleri – Lüks Magazin Dergisi

 
 
 
 
 


Nazik, naif ve oldukça tutkulu bir müzisyen: ANJELİKA AKBAR

0
Eklenme Tarihi: August 8, 2012 SANAT
su_ve_ates1

Müzisyen bir anne ile felsefeci bir babanın dokunuşları ve derinden gelen güçlü bir yeteneğin etkileşimi ile çıkılan bir yol: Kaliteli, lirik ve tutkulu müziğin yolu… Bu yolun ilk taşları Kazakistan’da ve Moskova’da döşense de müzik anlamında şanslı bir toplum olduğumuzdan olsa gerek, Anjelika Akbar’ın besteleri ve yorumları bugün bu topraklarda tınlıyor ve buradan dünyaya yayılıyor. Müzisyen kimliğinin dışında edebi kimliği ile de tanışık olduğumuz Anjelika Akbar’la samimi ve bugüne dokunan bir söyleşi yapıyor.

İsterseniz farklı olan ve oldukça verimli bir çizgide ilerleyen yaşam çizginizden başlayalım Anjelika Hanım. Sizi müzisyen olmaya iten duygu neydi?

Müzisyen olmak bir fikir değildi, kuvvetli bir aşk ve öne geçilemeyecek bir tutkuydu! Daha ilk aylarımdan itibaren müzik benim büyülüyordu; annem ve babamın fark ettikleri, daha birkaç aylıkken duyduğum müziğe karşı verdiğim olağanüstü tepkiler, vücut hareketleri, ritim tutma denemeleri vs; tüm bunlar dışarıdan izlenen şeylerdi. İçimde ise ben her şeyi müzik olarak duyuyordum. İleride anlaşıldığı gibi, bu mutlak kulağın getirdiği bir özellikti; sadece müzikteki notalar değil, insan konuşmaları, kuşların sesleri, araba kornaları, su damlalarının sesleri, hepsi benim için müzik idi… Eğer “August Rush” filmindeki çocuğu hatırlarsanız, ne demek istediğimi anlarsınız. Müzik benim için işte tüm varlığımı kapsayan bir olguydu. O yüzden 2.5 yaşında nota bilip, doğaçlama yapmam, 4.5 yaşımda bestelere ve konserlere başlamam kaçınılmaz olarak beni müzisyen olmam için hazırladı; başka bir uğraş düşünemezdim bile o safhada. Sadece ilerleyen yıllarda sinema ve tiyatroya karşı duyduğum büyük ilgi bir ara o yönde ilerlemem için bir istek oluşturdu; hem oyuncu, hem de yönetmen olmak istiyordum ve müziğin yanı sıra ailemden gizlice bir de Tiyatro-Sinema bölümüne başvurup sınavlara katıldım ve kazandım. Son anda bunu öğrenen annem bu sefer benden gizli olarak, dost ilişkilerini kullanarak benim kaydımı iptal ettirmiş, ve ben bunu 3 sene sonra öğrendim. Halbuki o anda sadece kazanamadığımı sanmıştım, bana yansıtılan buydu. Yani annem tiyatro ve sinema dalına da aşırı ilgi duyarsam, zamanımı fazla harcayıp asıl uğraşım olan müzikten uzaklaşabileceğimi düşündü ve o yüzden bunu yaptı. Haksız da değildi, bunca yıl sonrasında anlıyorum ki, en doğrusunu yapmış!

Türkiye sevginiz nereden kaynaklanıyor? İnsanlar mı, şehirler mi, yoksa Anadolu’nun derin kültürü mü sizi burada yaşamaya iten?

İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkan “İçimdeki Türkiyem” adlı kitabımda Türkiye serüvenimi detaylı bir şekilde anlatıyorum. Daha SSCB dağılmadan önce, UNESCO üyesi olarak buraya eşimle birlikte gelip, hamileliğimden dolayı uçağa binemeyip oğlumu burada dünyaya getirmemle başlayan bir serüven… Türk insanlarının manevi özellikleri beni çok etkiledi ve buraya aşık olmama sebep oldu. Tarih, kültür, doğa güzellikleri sonuçta her ülkede az veya çok mevcuttur. Fakat burada, Anadolu kültüründe gördüğüm derinlik gönlüme dokundu, daha net söylemek gerekirse, kendi gönlümü fark etmeme bile sebep oldu. Bundan daha değerli ne olabilir ki…

Kendinizi dört dörtlük bir müzisyen olarak tanımlar mısınız? Kısaca müzik kariyerinizden de bahsederek, tarzınızda ve müzikal yöneliminizde gördüğünüz ve tecrübe ettiğiniz artı ve eksilerinizi bizimle paylaşabilir misiniz?

İnsan kendi kendini herhangi bir konuda dört dörtlük olarak tanımlarsa, tıkanmış demektir, geri gidiyor demektir…Asla kendimi öyle tanımlayamam. Her ne kadar Dünya’nın en önemli hocalarla küçüklüğümden beri müziği çalışsam da, akademik anlamda doktora dahil her tür yolu kat etsem de, kendimi her zaman hayatin ve müziğin öğrencisi olduğunu, hatta onların karşısında ne kadar aciz olduğunu görüyorum. Müzik yolunda tecrübe ettiklerimin hepsi artı olarak görüyorum, çünkü zaten genel olarak hayata bakış açım da öyle. Her gün yeni bir farkındalık getiriyor, idrakimizi derinleştiriyor. Besteci olarak çalıştığım müzik dalları çok çeşitli, avantgarde modern klasik müzik bestelerimden crossover çalışmalarıma; solo enstrümanlardan senfonik orkestra yapıtlarına; film müziklerinden çocuk şarkılarına… Hepsini ayrı seviyorum ve o farklı dallar ile farklı müzik zevkleri olan insanlara hitap edebiliyorum…

 

Kazakistan’da aldığınız temel müzik eğitimi ile Türkiye’de verilen müzik eğitimini kıyaslayabilir misiniz? Bugün küçüklerimize nasıl bir müzik eğitimi vermeliyiz?

Öncelikle konuyu Kazakistan ve Türkiye olarak ele almamak gerekiyor. Eğitim aldığım sıralarda Sovyetler Birliği dağılmamıştı ve bahsetmemiz gereken eğitim Kazakistan’ın eğitim sistemi değil, Rusya’nın, SSCB’nin müzik sistemidir. Diğer yandan ben her ne kadar Kazakistan’da doğmuş olsam dahi, sadece çok kısa zamanımı ailemle birlikte Kazakistan’da yaşadım; aldığım eğitim Rusya, Ukrayna ve Orta Asya’da geniş çapta devam etmişti. Biliyorsunuz, Rusya’daki müzik eğitimi zaten Dünya çapında üne sahiptir ve bu anlamda özellikle okuduğum 11 yıllık Üstün Yetenekli Çocuklar Müzik Akademisi (Harika Çocuklar için Rusya’daki tek okulu) ve daha sonra 5 yıllık konservatuar; okul öncesi de 4 yaşımdan itibaren çalıştığım Moskova Devlet Konservatuarı hocası; bunlar hepsi çok özel eğitimlerdı. Rusya’da bile genel müzik eğitim sistemi içinde benim okuduğum sistem sıra dışı idi. Böyle bir müzik eğitim sistemin yaygın olması mümkün değil, çünkü sadece çok üstün yetenekli çocukların okuyabildiği, çok zor ve yorucu bir sistemdir. Ayrıca daha 6-7 yaşından itibaren çocuklar derslerini büyüklere ders veren Devlet Konservatuarı Profesörlerinden alıyor. Türkiye’de maalesef böyle bir sistem yoktur. unutmamak gerekiyor ki, ayrıca o zaman eğitim bedavaydı. Bizim okulumuz için öğrenciler sadece şehirlerden değil, en uzak köylerden, oraya hocalar ekibi olarak gidilerek, sınavları düzenleyerek, harika çocukları tespit ettiklerinde, yatılı olarak okulda eğitiyorlardı… Türkiye’de birkaç konservatuar var, ama maalesef müzik enstrümanları çok pahalı; müzik eğitimini almış olan çocuklar için de iş olanakları Türkiye’de çok fazla değil ve aileler müziği ciddi bir para kaynağı olabilecek bir meslek olarak görmediği için, çocukları müzik okullarına, konservatuarlara göndermek için çok hevesli değillerdir.

Türkiye’de klasik müziğin daha fazla sayıda izleyiciye ulaşması için ne yapılması gerekir? Aslında bu soruyu şöyle tamamlamak istiyorum. Klasik müzik dinleyicisi anlamında dinleyici sayısı mı önemlidir yoksa ne dinlediğini bilen ve sanatçı ile de gerektiği yerde etkileşime geçip onu yönlendirebilen bir dinleyici kitlesi mi daha makuldür?

Bir müzik türünün veya müzisyenin dinleyici sayısı bence hiçbir zaman amaç haline getirilmemeli. Her şeyin doğal süreci vardır. Klasik müzik Türkiye’de çok yeni, 70-80 yıl gibi bir geçmişi var. İnsanlar yavaş yavaş tanırlar; severlerse de dinleyeme devam ederler…Bence bunun için özel bir dayatma, özel bir metot gerekmiyor.

Edebiyatın da tıpkı müzik gibi hayatınızda önemli bir yer tuttuğunu biliyoruz Anjelika Hanım. Özellikle son dönemdeki edebi projelerinizden bahsedebilir misiniz?

Kendimden “edebiyatçı” olarak asla bahsetmem. Küçükken başladı benim “söz” ile yürüyüşüm; 5 yaşında iken okumaya başladım ve yaklaşık 7-8 yaşında iken küçük hikayeler oluşmaya başladı. Daha sonra yoğum bir şiir dönemim vardı. 16 yaşımda iken şiirlerim Rusya’da prestiji edebiyat dergisinde yayınlandı, kitap yazmam için yoğun tavsiyeler aldım. Ama benim asıl konum “söz” değil,  “ses”  olduğu için, o zaman kitap konusunda bir girişimim olmadı. Daha sonra, Hindistan’da iken hiç böyle bir şey düşünmezken, gördüğüm rüyamı kaleme aldım ve Moskova’da, sonra da Türkiye’de “Uçan Köpek Baaşa” kitabım yayınlandı. Daha sonra “İçimdeki Türkiyem”… Şu anda 3 tane kitap projem var. Kitaplardan biri hazır ve yayınevi ile görüşmelerim sürüyor. Diğer ikisi ise yolda. Yazmayı seviyorum; zaman buldukça yazıyorum. Dediğim gibi, ne bir iddiam var, ne de edebiyat kaygım; içimden geldiğince yazdığım ve paylaşmaktan mutlu olduğum için yazıyorum.

Biraz da İstanbul’dan bahsedelim. Bu şehirdeki günlük rutininiz nedir Anjelika Hanım. Güne nasıl başlarsınız, nasıl devam eder? Bunun yanında, İstanbul’un hangi yönleri sizi cezbediyor?

Yazın günümü bahçeye çıkıp yalın ayakla çimlerin üstünde dolaşmakla başlıyorum. Gazeteleri okuyorum, kahvaltı ediyorum; içimden gelirse piyano çalışıyorum; dışarıda toplantılara, ofise gidiyorum; yakında ofise de bir piyano koyacağım; böylece hem evde, hem de ofiste çalışabileceğim…Yeni bestelerimi çalıştığım zaman genellikle evde değil, dışarıda olmayı tercih ediyorum; sevdiğim semtlerde yürüyorum; kafelerde oturuyorum; fonda çalan herhangi bir müzik benim için bir engel değildir; içimdeki müzik her zaman baskındır ve odaklanmamı dış faktörler bozmuyor. İstanbul tam “bir karşıtlar birliği kanunu”nun temsilcisi. Kitabımda İstanbul’a dair birçok notum vardır…

Müzik ve edebiyat dışında meraklısı olduğunuz ve severek yaptığınız bir uğraşınız veya hobiniz var mı?

Yemek yapmayı, pasta ve tatlı yapmayı çok severim. Bunun dışında sinema sanatı benim için çok önemli; zamanımı ayırmayı çalışıyorum, yeni filmleri mutlaka inceliyor, eşimle ve büyük oğlum ile izlemeye çalışıyoruz.

 Son olarak, 2012 sonu ve 2013 yılına dair projeleriniz nelerdir? Özellikle müzikal anlamda nasıl bir planınız var Anjelika Hanım?

Önümüzdeki dönemde “Üç Cemre” adlı enstrümental bir sahne performansı besteleyip gerçekleştireceğimi umuyorum. Bunun dışında adını henüz açıklamayacağım bir senfonik bestem; şu anda neredeyse kesinleşmiş bir çalışma olan yeni bir film için müzik besteleme söz konusu olacak; belki de sadece tek film değil, 2-3 film söz konusu olabilir. “Beni Unutma” filminin müziklerini yaptığımdan sonra olduğu gibi, bu çalışmaların da ayrıca müzik albümü (soundtrack) çıkacağını düşünüyorum. Ayrıca “Rain in Izmır” adlı yeni bestem için İzmir’i tanıtacak bir klip çektirmek istiyorum; bu bestem henüz bir albümüme dahil deildir, tamamıyla bağımsız bir çalışma olacak; bunun için bu günlerde sponsor arıyorum. Umarım “Libertango-İstanbul” klibimi olduğu gibi bu klibi de oğlum Yürek Akbar çekecektir, ve yine Turgut Ünal supervisor olarak ekibimize tecrübesi ile ve parlak fikirleri ile dahil olacaktır!..