Lüks Magazin Haberleri – Lüks Magazin Dergisi

 
 
 
 
 


Nevzat SAYIN : “Mimar Dünyayı Değil Önce Kendini Değiştirir!”

0
Eklenme Tarihi: October 7, 2013 BAY X
NEVZAT SAYIN

 

 

“İstanbul’a Kötü Davranıldığını Düşünüyorum”

 

“İnsanları yaşadığı şehirlerle organik bir bağı olduğunu düşünüyor. Biz şehirleri tasarlarken, farkında olmadan onların bizi kuşattığını ve tahminimizin ötesinde dönüştürdüğünü söylüyor. Büyük şehirlerde hıza endekslenmiş hayatları sorgularken, “yavaş şehirler” diyor. “Neden olmasın? Zaten yavaş şehirler, düne ait… O kadar uzaklaşmamışken hemen dönebiliriz ona”

 

 

Kavafis bu şehir arkandan gelecektir der, şehir adlı şiirinde…  Belki önce Hatay’ı sormalı. Bu şehir, nasıl geldi peşinizden, bundan sonra da gelmeye devam edecek mi?

-“Bir yerli olmak” nasıl olur bilmiyorum. Orada doğunca mı, orada yaşayınca mı? Anneniz babanız oralı olunca mı? Hatay benim doğum yerim. Ama ben hiç Hataylı olmadım. Orada geçmiş bir hayatım yok. Zaman geçtikçe,  benim için özel bir mekan olmayı sürdürdü.  Son olaylarda da hareketler dolayısıyla yine özel olma halini gösterdi . Seçilmiş bir yer, hayatımın önemli bir evresinin geçtiği biryer olarak İzmirliyim. Övünmek gibi olmasın ama İzmirliyim, derim.  İstanbul’dan gitmiştim ama İstanbullu değil İzmirli oldum.

-O zaman söyle değiştirebiliriz. İzmir peşinizden nasıl geldi?

Bu o kadar belirgindir ki, İzmir’e gittiğim zaman evime gitmiş gibi olurum.  Balıkesir’i geçince ışık değişir. Ege’ye indiğinizi anlarsınız. İklim değişir, hava değişir, güneş değişir. İzmir benim için benimsenmiş coğrafyadır. Tarihin değil, coğrafyanın tayin edici olduğuna inanırım. İzmir’in Antik dönemdeki varlığı, çevresindeki antikitenin bugüne kadar uzanmış olan kalıntıları, İzmir’in o kozmopolit yapısının hala korunabilmiş olması ve bu kozmopolit yapının getirdiği bir doğal yapılanmayla politik olarak açık, rahat ve gelecek fikri olan bir yer olması, başkalarının hayatına karışmamayı ilke edinmiş olması, kendi hayatına karışıldığı zaman da irkiliyor olması, bence onu çok özel bir yer haline getiriyor. Hala Türkiye’nin en özel noktası olduğunu düşünüyorum.

-İstanbul için ne düşünüyorsunuz?

İstanbul , büyük şehir… Kimsenin olamayacak kadar büyük, diye düşünüyorum. Tanıdığım insanlar içinde gerçekten İstanbullu olan insanlar var. Ben değilim. Ben burada bir taşralı olarak yaşıyorum. Öyle hissediyorum. Bütün özelliğini belki de o çok büyük olmasından alıyor. Başka bir yere benzemiyor bu yüzden. Sayılabilir bir fark yok diğer şehirlerle arasında, kalitatif bir fark var. Neredeyse bir başka ülke gibi…

-İstanbul’un kimseye ait olmadığını, olamayacağını söylüyorsunuz. Bizler bu şehri kendimize katmak için bir şeyler yapabilir miydik? Ya da saçma bir şey mi İstanbul’u kendinin kılmaya çalışmak?

Hayır, tam tersine çok anlamlı bir çaba. Kendinizin olamayacağını bildiğiniz halde onu kendinizin, kendinizi de onunmuş gibi düşünmek önemli bir şey. Bu yaşadığınız yerin yakın ve uzak çevresiyle, çıktığınız sokak, içinde bulunduğunuz mahalle, cadde, meydan ne ise, bütün bunların sahibi olduğunuzu düşünmek bence çok önemli bir şey. Tekil olarak kimsenin olamayacak olması, kolektif olarak herkesin olabilmesinin önüne geçmez.

-Sahip olamayacağımız şehirlerden neler istemeliyiz? Böyle şehirlere neler vermeliyiz; onlardan ne almaya çalışmalıyız? Böyle bir iletişimden söz edebilir miyiz?

Tabii ki. Köyde olmakla, kasabada olmak, kasabada olmakla, şehirde olmak arasında farklar var. Birinci iş, o farkların ayırdına varmamız, ikincisi, farkına vardığımız bu özellikli noktaları gerçek kılmamız. Üçüncüsü de bu gerçek kılınmış noktaları yaşamsal bir hale dönüştürmemiz. Bir köylüyü düşünün, gün doğumuyla uyanıp, gün batımıyla uyumak üzere doğal bir saati var. Bir kasabalıyı düşünün, tam olarak bununla örtüşmese bile, sosyal saatle doğal saat arasında bir geçiş alanı var. Şehirliyi düşünün; bunlara hiç benzemiyor. Güneş doğduktan önce ya da sonra uyanıyor. Güneş battıktan çok sonra yatıyor. Bir kısmımızın hayatı güneş battıktan sonra başlıyor. Bir kısmımızın kolektif hayatı bundan sonra başlıyor. Ve artık onun hayatında, neredeyse doğal hiçbir şey yok. Dolayısıyla bir şehirli için bulunduğu yerin anlamlı kılınması, aslında başkalarıyla birlikte olma biçiminin anlamlı kılınmasıyla olabilecek bir şey. Bu onu bambaşka bir yere taşıyor. Şehir büyüdükçe bu temel özellik de çok fazla ayrıntıyla kocaman bir yumak haline dönüşüyor.

-Şehirde yaşayan insanlar olarak şehre katkımızdan bahsedebilir miyiz biraz? Şehir bizi bu şekilde biçimlendiriyorken, bizim katkımız ne olur yaşadığımız şehre? İstanbul’un kaosundan söz ederiz.  Biz bu kaostan alıp, ona geri ne veriyoruz?

Etkenlik ve edilgenlik anlamında yerler değişebilir. Şehir kendi başına bir şey olabilen bir yer değil ki. Biz onu neye benzetmek istiyorsak, o öyle oluyor. Ancak tam da öyle olduğu yerde ters dönüyor mekanizma; artık o bir varlık olduğu için, bu kez bizi biçimlemeye başlıyor. Düşünün bazı imar kuralları, bakanlıkların kararları, bir şehrin nereye doğru gitmesi gerektiği konusundaki politikalar, yerel yönetimler, bir sürü insan bir şehrin geleceği için iyi kötü bir şeyler yapıyor.  Dönüştükten sonra da biz artık ne yaparsak yapalım, o bizi dinlemeyecek kadar büyük bir organizma oluyor. Aradaki bu ince ayrımı, yerel yöneticiler hiç anlamıyorlar, anlamamakta da ısrar ediyorlar. Zannediyorlar ki, onunla her gün bir şey yaparlarsa, şehir de “bir şey” olur. Halbuki siz bir yere kadar yapıyorsunuz. O bundan sonra tepki veriyor ve o sizi yapmaya başlıyor. Kaos dediğiniz şey de böyle başlıyor zaten.

Mesela Barselona’yı düşünün… Yöneticiler yüz yıldır, şehri neye benzeteceklerinin projesini yürütüyorlar. Onun için şu anda Barselona dünyanın en güzel şehirlerinden bir tanesi.  Ya da kuzeye doğru gittiğinizde, Amsterdam… Küçücük bir şehir… Bir sömürge imparatorluğunun başkenti; dünyanın bütün kaynakları oraya akıyor. İstanbul da bir dönem öyle… Fakat sayısal olarak birbirlerine hiç benzemiyorlar. İstanbul bir ülke; Amsterdam küçücük bir şehir. Ama dünyada duruşları ve kapsadıkları şeyler anlamında kıyaslanamayacak bir şekilde, ilerde bir yerde duruyor. Bir tane müzeniz yok. Konser sayılarına bakın, etkinliklerine bakın. Son birkaç senedir bunlar yukarı doğru bir ivme kazanıyor. Eğer kıyaslanacak nokta batı ise, yüz yıllık bir faz farkıyla benzer şeyler burada da cereyan ediyor.

-Bina yaptığınız, şehirleri, sokakları tasarladığınız için soruyorum. Bir mimar dünyayı değiştirebilir mi?

Kendi dünyasını değiştirebilir. Aslında hiç kimse dünyayı değiştiremez ama, dünyayı değiştirmenin parçalarını ekler ve ivmeyi yükseltebilir. Bu anlamda hem negatif anlamda, hem pozitif anlamda, bence mimarların katkısı azımsanmayacak kadar çoktur. Niyeti bu olduğu sürece yaptığı şeyler de buna doğru olur ve bu değişikliğe önemli bir katkısı olur.

-Mimari ile politika arasında bir ilişki var mı? Nasıl bir ilişki bu?

Derin bir ilişki var. Çünkü imar yasaları, imar yönetmelikleri, çevre bakanlığının kararları, planlar, nazım planlar; bütün bunlar aslında politik kararlar. Bütün bunlar da sonuçta mimari üretimlerin ne yöne doğru gideceğini belirleyen şeyler. Bu yüzden çok derin bir ilişkisi var. Nesnel olarak çok ilgili. Duygusal olarak da çok ilgili. Şehri, yapıları, yaşadığımız fiziksel çevreyi belirleyen etkin şeyler haline dönüşebiliyor mimari üretimler. Keşke mimarlar politikaya daha çok girseler. Oscar Niemeyer’in dileğiydi bu. Ama çok işimiz var!

-Sizin mimarlık anlayışınız nedir?

Basit, herkes için, kolay ve hayatı kolaylaştırıcı, coğrafi referanslara tutunan, kendisinden önce yapılmış edilmiş olanların izini süren, onlara becerebildiği ölçüde bir şeyler eklemeyi görev edinmiş olan ve sonunda da hem anonim olmayı hem de sizin olduğunu aynı anda ifade edebilen yapıların peşindeyiz.

-Yapılarınız insanla konuşur mu? Konuşursa neler söyler?

Biz bu bilgileri hep kullanıcılardan alırız. Anlaşılıyor ki konuşuyor.Kullanıcılarla yapının, birbirinin olmayı yadırgamamaları gerekiyor. Benim tercihim de bu yönde. Bu anlattığımla, istediğim şeyin olmuş olduğunu görüyorum. Yapıyla, kullanıcısı arasındaki ilişki, yadırgamak üzerinden kurulabilir. Benim böyle bir derdim yok. Ben, benimsemesini ve yadırgamadan onun olmasını istiyorum. Bu anlamda da yaptıklarımın kullanıcılarla iyi ilişkileri olduğunu görüyorum.

-Cumhuriyet sonrası modern mimari ürünlerine çok da iyi bakıldığı söylenemez aslında. Genel anlamdaki kadir kıymet bilmezlik, sanıyorum mimari yapılar için de geçerli. Örneğin İMÇ blokları… O binalar bir zamanlar bir şey söylemiş olsa bile şimdi çizgilerini seçmek çok zor. Sizin böyle kaygılarınız var mı?

Tabii var. Ayrıca başımıza gelen bir sürü felaket de var bu konuda. Mimari yapılarla, kullanıcılar arasındaki özensizlik, gerçekten dehşetengiz. Onların koruması gereken varlıklar olduğuna dair bir bilgimiz yok. Bırakın bugün ya da yakın zamanda yapılmış olan bir şeyi, Süleymaniye’yi restore ediyorsunuz ve bunu iyi bir şey yapmak için yapıyorsunuz,  ama sonuçta bozmuş oluyorsunuz. Ya da Cumhuriyet dönemi yapılarını yok sayıyorsunuz. Aklımdan şöyle bir şey geçiyor ve giderek buna daha çok inanmaya başladım. Bu topraklarda bugün yaşayan insanlarla, bir zaman önce yapılmış şeyler arasında genetik olarak bir bağ yok aslında. Yani onları, onlar yapmadı. Dolayısıyla, kendilerinin olmadığı için onlara özenli davranmak zorunda değiller. Bu çok kötü bir iddia ama böyle… Bence kimse kendisinin olan bir şeye bunu yapmaz.

Şöyle olabilirdi; hayatın geçici olduğunu düşünen ve dolayısıyla yerleşiklik adına üretilmiş şeylerin kıymetsiz olduğunu düşünen, derin bir felsefenin uzantısı olarak böyle davranıyor olsaydık, buna aklım ererdi. Bunu düşünmeye değer bulabilirdim. Ama öyle değil, hoyratça yenilerini ekliyoruz ve genelde her yeni şey, hem daha büyük, hem daha çirkin, hem daha anlamsız.

Süleymaniye’nin restorasyonundan söz etmişken… İstanbul önemli ibadethanelerin olduğu bir şehir. Kişisel fikrinizi merak ediyorum bu konuda ilerleyen tartışmalar çerçevesinde… Bir ibadethane şehirle nasıl bir ilişki kurmalı? Bu türden projeleriniz var mı?

Şu anda bir cami, bir cemevi ve bir kilise üzerinde çalışıyoruz. İstiklal Caddesi üzerinde St.  Antuan, Santa Maria ve Ağa Camii var. Bu yapıların cadde ile olan ilişkileri benim çok hoşuma gider. Üçü de çok farklı. Ağa camiine birkaç basamakla çıkarsınız. St. Antuan’a düz ayak girersiniz. Santa Maria’ya da dünyanın merdivenin, aşağı doru yürürsünüz.  Sınırı geçtikçe, yavaş yavaş başka bir aleme doğru geçersiniz. İnancınız yoksa bile o mekanların içine doğru girdikçe dışarıdaki sokağın tamamen dışında, öteki dünyaya girmeniz için bir engel kalmaz. Bence bu yapıların şehirle olan ilişkisi bu… Bu çok hoşuma gidiyor.  Mesela St. Antuan’ı düşünün, geçerken oradan içeri girmeyecek bir Allah’ın kulu var mıdır acaba?

-Projelerinizden söz eder misiniz. Kilise, cami, cemevi…

Cami Malatya da. Büyükçe bir cami, bir tören camii… İnşaatı başladı, devam ediyor. Cemevi Fethiye’de. Alevi cemaatinin yaşadığı Çalış bölgesinde. Kilise Ayvalık’ta bir manastırın ortasındaki kilise. Bu üç yapıyla uğraşıyoruz. Yakında da bir İzmir’de bir sinagogla uğraşmak üzereyiz.

-Örneklerini çok görmüş olsanız da, daha önce yapmadığınız için ilginç bir deneyim olmalı.

Bunların öğrenme süreci tabii ki çok önemli. O öğretiyi çok iyi bilen insanlarla konuşuyorsunuz. Coğrafyasını iyi bildiğiniz için, bu cami nerede yapılacaksa, oranın kültürel birikimini tanıdığınız için, ne yapacağınıza ilişkin düşünceniz başka bir kanaldan oluşuyor . Teoloji, felsefe ve mimarlık bilgisi, yani kültür dediğimiz şey. Bütün bunların bileşkesinde çok ilginç bir ön araştırma süreci oluyor. Ben camii yaparken, ki hepsini, aylarca, tekrar mimari olarak önemsediğim camilerin hepsini tek tek gezdim. Sivas -Divriği, Konya –Beyşehir, Sivrihisar, Eskişehir, Afyon-Karahisar… Aklınızda bir şey olmadan geziyorsunuz. Aklınızda bir tek şey var. Bir zaman sonra oturup bir cami yapacaksınız. Dolayısıyla o eski bildiklerinizle, algıda seçicilikle, eskiden baktığınızdan daha farklı şekilde bakıyorsunuz ve bildiğiniz şeylerin bilmediğiniz açılarını da gözden geçirdiğinizde, elinizde azımsanmayacak bir birikim oluşuyor. Bunlar aslında ruhani yapılar olmakla birlikte tabiatları gereği birbirlerine hem çok benzeyen hem de benzemeyen yanlar barındırıyorlar. Hepsi ile aynı anda uğraşıyor olmanın bir hediye olduğunu düşünüyorum.

 

 

-İstanbul silueti, yeşil alanlar, boğaz köprüsü… Bunlar hayatımızı etkileyen unsurlar. Bunların hayatımızı direkt olarak etkilediğini anladık da yakın zamanda. Ne dersiniz?

 

Şehirler  organizmadır. Hayatları vardır, değişirler, dönüşürler, büyürler, küçülürler; şehrin bazı bölgeleri çöker bazıları yukarı çıkar. İstiklal Caddesinin dört büyük değişiklik yaşadığını hatırlıyorum. Bunda bir problem yok. Problem bu değişikliklerin ne yana olduğuna ilişkin. Benim İstanbul konusundaki düşüncem şu olurdu:  Doğuya yani İzmit’e doğru olan aks üzerinde, Bostancı’dan sonra yüksek yapılar yapılabilirdi. Batıya doğru da Bakırköy’den başlayarak yüksek yapılar yapabilirdiniz. Ve İstanbul’un merkezi, boğaz ve eski şehir, korunabilirdi. Kuzeye doğru da,  Maslak’tan sonra yüksek yapılar yapılabilirdi. Güneyimiz zaten deniz olduğu için doğu, batı, kuzey ekseninde, ilginç bir biçimde yükselebilir ve ortası da bize bırakılabilirdi. Bunu kaçırmış olmamız çok yazık. Mesela Zorlu Center… Binalarını seviyorum ama yeri tamamen yanlış. Dünyanın en iyi binası olsa ne olacak, artık kime faydası var. Bunun fazla hoyratça bir şey olduğunu düşünüyorum. Kimse için kıymeti yok, çünkü orası kimsenin değil. Aynı konuya geliyoruz. Siz bahçenizin en güzel yerine ev yapar mısınız? Temel bir kuraldır; arazinin en kötü yerine bina yapılır ki, en iyi yerine bakabilesiniz. İstanbul’a kötü davranıldığını düşünüyorum. Değişime karşı olduğum için değil, çok kıymetli ve bir daha elde edemeyeceğimiz şeyleri, her zaman yapılabilecek saçma sapan yapılarla doldurmak, bence çok da açıklanabilir şeyler değil.

NEVZAT SAYIN

-Bu belki de o yüz yıllık planlarımızın daha baştan olmaması ile ilgili?

 

Sadece Taksim’i düşünün. Biri deli saçması planlar getirmiş, böyle içinden tüneller falan geçiyor. Mimarlığıyla, tarihiyle, burayı çok iyi bilen insanlarlar var. Bunların hiçbirinedanışılmıyor ve belediye bunu yapmaya karar veriyor. Herkes diyor ki bu yanlış; peki o zaman ikisini yapalım, ikisini yapmayalım deniyor. Gezi Parkı’nın ortasına bir kışla yapılmak isteniyor. Bir sürü insan diyor ki, yapamazsınız. Bir yapının rekonstrüksiyonu için %75 inin arazide olması gerekir ya da elinizde çok ayrıntılı çizimler olmalı. Bunlar yoksa yapacağınız şey bir karikatür olabilir. Fakat belediye ısrar ediyor. Başbakan ısrar ediyor.  Mesela Haliç’teki köprü…  Camialtı tersanesinin önüne gidin, Süleymaniye’ye doğru bakın. Saçma sapan köprünün, saçma sapan boynuzlarının halatlarını göreceksiniz. Eşi benzeri olmayan bir yapının önüne, sekiz on tane halat koymak… Bunu neresinden anlayacaksınız? Çünkü Süleymaniye kimsenin değil. Dolayısıyla böyle davranma hakkı kendiliğinden doğuyor. Kırabilirler, bozabilirler.

 

-Niçin bizim olmadığını söylüyorsunuz?

 

Restorasyonu kötü. İstanbul’un kritik noktalarından görünüşünü kötü hale getiriyorsunuz. İçerde plastik tabureler, sağa sola ayılmış plastik eşyalar… Nereden anlayacağız bizim olduğunu?

-Caddeleri, sokakları, dönüştürmek isterken, kentsel dönüşüm projelerini de düşünürken bir mimarın önüne çıkan engeller neler?

 

Engel mi, durum mu? Bazı konular ilkesel olarak yapılamaz. Onun yasal olması benim onu yapacağım anlamına gelmez. Ben ona hiç bulaşmamayı tercih ederim. Diyelim ki Taksim Gezi’nin içindeki kışlanın yapımı bir iş olarak bana gelse ve yasal prosedürü hazır olsa benim işim olamaz.

Oysa bazı işler tam tersine yasal olarak problemli olsa bile, mimar olarak sizin doğru bulduğunuz bir şey olursa eğer; gerçekleşecek olsun veya olmasın,  projeyi bir yere kadar geliştirirsiniz. Dolayısıyla birinci ayağı, ilkesel olarak o işle benim aramdaki ilişki… İkincisi, o iş için verilmiş olan imar durumunun neye karşılık geldiği… Öyle bir imar durumu var ki, o hakları o araziye sığdırmanıza imkan yok. Dolayısıyla orada işverenlerimizi, ikna etmek süreci var. Kazanılmış bir haktan kimse geri adım atmak istemez. Ama kazanılmış hak da bazen başınıza iş açabiliyor.

Diğerleri zaten bizim için enteresan mimarlık problemleri olarak, iyi bildiğimizi düşündüğümüz işlerdir. Bunlar birer engel değil, veridir bizim için. Ama diğerleri veri olamayacak şeyler. Dünyanın en zor arazisinde bile bir şeyler yapabilirsiniz. Siz bunlardan mızıldanmazsanız, bunları veri olarak alabilirsiniz. Ama yukarda söz ettiğim şeyler veri değil.

 NEVZAT SAYIN

-Yeşil şehirler, kendi enerjisini üreten birimler var.  Bizde bu yeşil projeler ilgi görüyor mu? Var mı böyle projeler? Eğer yoksa, bizi alıkoyan ne?

 

Kültürel bir mesele. Henüz oraya gelemedik. Biraz önceki yüz yıllık faz farkı. İkincisi, bunun bir kısmı yeşil badanadan daha öteye gitmiyor. Çünkü bunun için gereken alt yapılar, bunun için yapmanız gereken düzenlemeler, kullanmanız gereken teknolojiler o kadar pahalıya patlıyor ki, sonunda, bunu niye yapıyorum demeye başlıyorsunuz. Üçüncüsü, bir tek yapıda, duruma o yapının yalnızlığı içinde bakmak her zaman mümkün değil. Sizin dışınızdaki hayatın da öyle örgütlenmesi lazım.

Yani yakın zamana kadar kendi enerjisini üretebilen bir yapıyı yapıp, kullanmanız bile mümkün değildi. Çünkü o elektriği üretmek için ayrıca enerji üretim lisansınızın olması gerekiyor. Bizim böyle oldukça ciddi denemelerimiz var, proje bazında da kalsa… Bunlardan bir tanesi , mesela bir fabrika yapısı… Kendi oluşturduğu enerjinin yarısını sadece rüzgar ve güneşten ve yer altı ısısından sağlayan bir şey. Bu gerçekleşti ve uluslararası yeşil sertifikalardan denetlenerek o süreç sonlandırıldı.

El yordamıyla yaptığımız bir deneme var. Mesela,  10 yıldır kullanılan bir ev bu. Ne bir enerji alıyor, ne bir tarafa çöp atıyor; yani ne bir şey alıyor ne bir şey veriyor. Rüzgar ve güneşi kullanıyor. Gece rüzgarı, gündüz de güneşi kullanıyor. Biri olduğunda diğeri duruyor, tam gün ve tam yıl yaşanan bir yer. Bahçe aydınlatmasından buzdolabına kadar tüm enerji böyle kullanılıyor. Bu küçücük bir şey… Bu kadarını yapabiliyorsunuz. Ve görüyorsunuz ki aslında yıllar içinde karlı bir duruma geçiyor. Ama hızlı yapılması ve ilk yatırım maliyetlerine kimsenin önem vermemesi, kalıcılığın değil, o sırada olacak olanların ve ucuza mal etmenin peşinde olmalar, bir bölümü… Bir bölümü de gerçekten akıldışı sayılabilecek nedenler… Her şeyi buraya Hollanda’dan getirip yapacaksanız.  Bunun neresi çevre olabilir? Taşınırken enerji harcanmıyor mu? O zaman anlamsız bir şeyle uğraştığınızı anlıyorsunuz. Yabancı bir kurum sizin sertifikanızı yönetiyorsa, bütün testleriniz orada yapılıyor, bütün malzemeniz oradan geliyor, uzmanlarınız oradan geliyor. Böylece bir dışa bağımlılık ortaya çıkıyor. Ben de bunu çok anlamlı bulmuyorum açıkçası.

Hepsi böyle, demiyorum. Son derece anlamlı, bizim fabrika denememizde olduğu gibi denemeler de var. Ama daha biraz yolumuz var.

 

-Yani sorun malzeme sorunu değil diyorsunuz. Zihniyet meselesi…

 

Evet, hayatımız öyle değil ve mimarlık, hayatınız öyle olmayınca, öyle de yapılamayacak bir şey . Tıpkı cumhuriyetin ilk döneminde yapılmış mimarlıkların daha sonra arkasının gelmemesi gibi. Çünkü o bir modernist projeydi ve hayatın bütün alanlarında da uygulandı ama kimse onu devam ettirmedi. Çünkü hayat öyle gelişmedi.

 

                – Roma’nın İspanyol basamaklarının yanına açılan fast food dükkanına verilen tepkiden         doğan cittaslow fikri, bizim şehirlerimize de ilham verdi. Sürdürülebilirlik açısından bizim için umut verici bir girişim olarak değerlendiriyor musunuz? Yoksa yeni bir tüketim malzemesi mi?

Bence her şey sonunda tüketime dönüşüyor. Bunun kaçarı yok ama, gerçek karşılığı olabilecek çok az şeyden biri bence bu yavaş şehirler. Çünkü hayat aslında bu kadar hızlı seyretmesi gereken bir şey değil ki! Hep şöyle tezler vardır. Çabuk çabuk yapılacak şeyler vardır, sonra kalan zaman da bizim olacaktır. Ama öyle olmuyor . Çabuk çabuk yapabilince daha çok yapmaya başlıyorsunuz ve daha çok yaptığınız şey de hayatı daha keyifli hale getirmiyor; çöpe çeviriyor.

Mesela daha hızlı üretim… Daha yavaş üret. Daha az şey üret. Süpermarkete girdiğimde midem bulanıyor. Sürekli daha hızlı olmamız gerekir gibi bir şey pompalanıyor. Biz de gaza geliyoruz, daha çok proje yapıyoruz, daha çok insanla çalışıyoruz. Fakat bir süre sonra o üretilen şeylerin ne için olduğunun anlamı kalmıyor. Çok kısa sürede her şey çöp oluyor. İstanbul’u düşünün, kentsel dönüşüm adı altında, her şey yerle bir ediliyor ve yeniden yapılıyor. Emin olun 10 yıl sonra bu tur tekrar edilebilir. Çünkü yapılan şeylerin çoğu çöp. TOKİ’nin uygulamalarını düşünün orası yaşamak için bir yer olabilir mi? İki gün önce Anakaradaydım. Ankara’nın o eski gecekonduları bile şimdi o yapılanlardan daha iyi. Markete giriyorsunuz binlerce cips. Hayatımız için gerekli olabilir mi hepsi? Bir tane çikolatalı gofret alacaksınız, neden bundan altı yüz tane olsun?

 

Böyle bakınca bence bu yavaş şehir, harika bir fikir… Bu da cin fikirli, yepyeni bir durum değil. Hayatımızın kısa bir zaman önceki evresi bu. Kolaylıkla yeniden hatırlayıp yeniden oraya dönebileceğimiz yer. Dolayısıyla daha yavaş olabiliriz daha az şey üretebiliriz. Üretim bence marifet değil. Ne istesek yapıyoruz; ne kadar istesek yapıyoruz; ne kadar sürede istesek yapıyoruz. Bunu anladıktan sonra hala ısrar etmek anlamsız bir şey.

NEVZAT SAYIN

-Geçen gün bir söyleşide, “Tarkovski izlememiş bir öğretmen istemezdim” dedi bir konuşmacı. Bir mimar için benzer bir talebimiz olabilir mi? Sınır çizmek anlamında değil ama, alanınız hakkında bir ufku yoklamak için, mimarlıkta böyle bir şeyden söz etmenizi istesem?

Bu çok tartışılan bir konu . Aslında bu  Tarkovski örneği şunu diyor örtük olarak: Kanonik bir bilgiye sahip olmadan, yeni bir bilgi üretilebilir mi? İster edebiyat olsun, ister sinema olsun, ister müzik olsun…

Burada da karşıt görüş şu: kanonu öğrenmek için bütün ömrümüzü mü vereceğiz? Peki  yeniyi ne zaman öğreneceğiz? Yeni doğmuş bir insanı düşünün. Önünde duran Dostoyevski’leri, Tolstoy’ları, Yaşar Kemal’leri… Hepsini sayın, yerel ve evrensel… Sadece onları okumaya kalksa zaten başka bir şey okumaya zaman kalmayacak. Halbuki çok şey var.

Dolayısıyla bu, dünyanın da baş edemediği bir şey henüz.  Her şeyi bilmemize imkan yok. Bilgi de biraz önce konuştuğumuz gibi çöplüğe dönmüş durumda. Benim pragmatik bir yolum var. Aslında bütün bunları bilemeyeceğime göre, bunları bilen bir sürü arkadaşım olduğuna göre, o bilgileri onların üzerinden geçirerek, onlarla olan konuşmalarımdan o bilgilerin bir kısmına sahip olabilirim. Onların söylediklerine inanarak, ara sıra şapşal durumuna düşerek ama hayatımın büyük bir kısmını istediğim gibi geçirmek konusunda daha rahat olabilirim. Dolayısıyla Tarkovski izlememiş bir öğretmen istemiyorum lafına ben de katılırım. Ama bunun mümkün olmadığını artık biliyorum. Niyetimiz bu olabilir ama bunu dayatamayız. O kadar çok Tarkovski var ki artık. Konu çok, bilgi çok… Sıkı bir entelektüel olmak bir süre sonra başka türlü tanımlanacak diye düşünüyorum. Murat Belge olmak, herhangi birinin harcı değil. Ondan bir tane var. Bunları birbirine karıştırmamak gerekir. Onun için ben birçok şeyi Murat Belge’den biliyorum. Gerçekte öyle midir değil midir umurumda da değil. O konuda burnum sürtene kadar, biri çıkıp da bu konuda saçmalıyorsun diyene kadar bilgiyi doğru olarak kabul edip cümlede kullanırım. Yanıldığım da bana kalsın.

Bunu mimari malzeme seçimlerimizde de yaşıyoruz.  Şimdi sadece çatı için sekiz yüz otuz beş tane malzeme var. Size hepsi en iyisinin bu olduğu söyleniyor. Ne yapabilirsiniz? Bütün bunları öğrenmeye kalkarsanız ömrünüz yetmez. Onun için güvendiğim biri vardır, sorarım. Bir az önce yüz yıllık faz farkından söz ettik.  Bu yüz yıllık birikim bir yılda buraya doldu. Bununla başa çıkılabilir mi? Devasa bir çöpün içindeyiz.

-Mimar kimliğiniz özel yaşamınıza yansıyor? Tutku objeleriniz, şehirleriniz, insanlarınız var mı? Lüksü nasıl tanımlarsınız? Trafikte takılı kalmamak bile lüks sayılabilirken, sizin lüksleriniz neler?

 

Lüksle ilişkim zayıf. Lüks nedir? Daha büyük olan mı? Daha çok olan mı? Daha pahalı olan mı? Daha az olan mı? Hangisi acaba?

İzlemeyi severim. Ama benim hayatımda yoktur. Tercihim daha az olana, daha basit olana, daha ekonomik olana doğrudur. İşlerimizde de böyle… Rahat bırakıldığımız zaman bile eğilimlerimiz o yöne doğrudur. Dolayısıyla lüks konusunda tepkisel bir tavrım var. Ama başkalarında durum farklı. Yanımdan bir Bentley arabanın geçmesi çok hoşuma gider. Benim hiçbir zaman aklım o arabada kalmaz ama varlığından hoşlanırım. Ya da bir Rolls Royce…

Objelerle ilişkim çok arsızcadır gerçekten. Her şey ilgimi çeker ve her şeye dikkat ederim. Tabii algılarınız hızla bazılarını silip atar; bazıları kalır. Çakıl taşları, denizin beyazlattığı bir kemik parçasından tutun, saatler gibi üzerinde zihnin ve el emeğinin çok olduğu objelere, iyi tasarlanmış bir bıçağa, iyi yazı yazan bir dolma kaleme kadar objelerle ilişkim derindir. Bunların hepsini ilgi çekici bulurum. Onlar da kendi içlerinde yeniden ayrışırlar. Bu ayrıştırma benim çok önemsediğim şeylerden birdir. Çünkü bu çöpe dönmüş dünyada bazen kıymetli şeyleri de kaçırıyor olabilirsiniz ama ziyanı yok. O yanılgı insanı hem kısıtlıyor hem de zaman kazandıran bir şey.

Diyelim ki araba sizin için ilgi çekici bir şeydir. Sadece Alfa Romeo’nun da bazı arabalarını kullanırım. O daraltılmış alan benim için çok önemli bir şeydir. Diyelim ki saat, çok özel bir alanım benim, kadranını bölecek herhangi bir şey olmayacak içinde. Böyle tercihlerinizi kullanınca sizin için alan küçülür, skalanın aslında düşündüğünüz kadar geniş olmadığını görürsünüz. Hepsi göz ucuyla bakıp geçtiğiniz şeylerken, diğerleri sizin olur.

Sanat hiç kayıtsız kalmayacağım ve çok önemsediğim, bu dünyayı anlamlı kılan çok az şeyden biri. Onun için de her zaman ilgi çekici benim için. Bazı şeyler hiç ilgimi çekmez, bazı şeylerse içime girer ve kalır. Müzikte de öyle, sinemada da… Bugün Bir Fellini filmi seyretmek harika bir şey benim içi, Tarkovski de öyle… Ya da Jim Jarmusch’dan “Stranger than Paradise” seyretmek hala çok keyif alabileceğim şeyler. Dolaylı beslenme kaynaklarımız…  O filmdeki bir sahne, bir davranış, o filmdeki fiziksel çevre, bir yapı…. Mekan hissi olan müzikleri, mekan hissi olan sinemayı, mekan hissi olan edebiyatı hala severim.  Gülün Adı’nda benim için ilginç kılan kütüphanenin anlatımıdır.

 

- Günümüzde birçok kurum ve kuruluşun,  mimar ve sanatçının marka olma eğilimi var. Siz bir mimar olarak, adınızın ve eserlerinizin markalaşması yönünde çaba gösteriyor musunuz? Markanızın sürekliliği açısından desteklediğiniz genç mimarlar var mı?

Marka yöneticimiz yok. Böyle bir derdimiz de yok. Ama sonuçta geldiğimiz bir nokta var. İşverenlerimiz ya da müstakbel işverenlerimizle konuştuğumuzda aslında bizimle niye çalışmak istediklerini ifade ederken, kendimize bir yer çizdiğimizi, o yeri çizerken,  buranın onlara ilginç geldiğini fark ediyoruz. Onu, kendisine benzeyen bir skalanın içinden ayırıcı özellikleri var ise, marka bence oluşmuş demektir. Bu kendiliğinden bir sonuç…

NEVZAT SAYIN

-Sizin isteğiniz dışında bile olsa, oluşan bu markanın sürmesi için planlarınız var mı? Sizinle çalışan mimarlar, genç meslektaşlar bu markanın içinde yer alacaklar mı? Böyle bir çabanız var mı?

Şöyle bir iyilik var. Biz büyük bir büro değiliz. Dolayısıyla sizinle çalışmak isteyenler de, tıpkı işverenler gibi, kiminle, nasıl çalışacaklarını biliyorlar. Bu dile yakın oldukları için de kendiliğinden buluşuluyor. O yüzden de herkes mimardır bizde. Tasarım yapar. İnşaatını yönetir, toplantılarına girer, bunların hepsi bir ortak üretim gibi çıkar. Bunların hepsi kendiliğinden oluyor çünkü gelirken tam buna hazır olarak geliyorlar.

-Mimarlık yoğun bir iş yaşamı anlamına da geliyor. İş yaşamınızda aldığınız ve uyguladığınız en önemli tavsiye nedir? Kimden aldınız?

Doğrudan bir tavsiye almadım. İtiraf edeyim ki bizimki el yordamıyla giden bir şey. Daha çok hislerimizle davranıyoruz burada. Dolayısıyla tavsiye yok ama hayatınızda önemsediğiniz insanlar oluyor. O insanlarla, bu işi yaparken değil ama, hayatın belli evrelerinde bir şey paylaşıyorsunuz, biriktiriyorsunuz.

Benim hayatımda bunlardan çok var. Şanslı biri olduğumu düşünüyorum. Çok iyi arkadaşlarım, çok iyi ağabeyler, tanıdıklar, çok iyi genç tanıdıklarım oldu ve onlarla yaşanmışlıklar var… Yoksa profesyonel bir desteğimiz yok.