Lüks Magazin Haberleri – Lüks Magazin Dergisi

 
 
 
 
 


Oldukça tanıdık biri; Okan Bayülgen…

0
Eklenme Tarihi: May 25, 2012 BAY X
Okan Bayulgen 001

Öyle ki haftanın beş günü onu izlemekten kendimizi alamıyoruz. Televizyonu açtığımızda reklamlarda onun sesini duyuyoruz. O gerçek bir medya kralı. Ona karşı olan düşüncelerimiz ise çok net! Grisi olmayan bir hissiyatla onu ya kabul ediyoruz ya da reddediyoruz. Şu sıralarda yeni bir projeye adım atmaktayken bir araya gelerek yaşam normlarından, endişelerinden ve sanata karşı duruşundan bahsettik. Böylesine farklı perspektife sahip olan adama bir adım daha yakın olmaya ne dersiniz?

Gelecek sizi kaygılandırıyor mu?

Ben de herkes gibi her şeyden kaygılanıyor ve şikayetçi oluyorum. Bunu da normalleşmek olarak görüyorum. Çünkü biz toplum olarak her şeyden şikayet ederek ve endişelenerek normalleşebildiğimize inanıyoruz. Üstelik bunun bize yaşattığı şey nedir; terapi mi, anlamlandırmak mı, rehabilitasyon mu, akıl yürütme mi? Ne olduğunu bilmiyorum ama, şikayet etmenin iyi ve sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Tabii nereye kadar şikayet edebiliriz düşüncesi de aklımı meşgul etmiyor değil. Sanırım tembelleşmediğimiz sürece şikayet etmeye devam edebiliriz. Çünkü tembelleştiğimiz an; evde ya da bir mekanda oturup içer sonrada her şeyden şikayet eder hale gelebilirsin. Sürekli sevişip seks manyaklarından biri olabilir ya da battın mı çıkamayacağın işlere girebilirsin. Battığında içinden çıkamayacağın işler; alkolizm, kumar, uyuşturucu, alışveriş ve obezitedir. Her şey tedavi edilebilir ama alışveriş ve kumarın tedavisi yoktur. Bizi bunlara sürükleyen faktör ise sistemdir. Sistem senin gözünü boyar ve seni alışveriş manyağı yapar. İşte bu nokta da gelecekten ümidim: “Kesinlikle hayır!” demek.

Bütün dünyada endişe uyandıran bu duygular sonucu insanlar farklı çözümlerin arayışına girdiler. Örneğin, ekolojik yaşam dengesinin bozulmaması için alternatif enerji kaynakları üretiliyor. Değişen düzenle birlikte doğal yaşama dönme ve küresel ısınma gibi doğal olaylar sonucu geliştirdiğiniz, kendiniz ve aileniz için farklı bir yaşam alanınız var mı?

Küresel ısınmadan geriye doğru giderek bu söylediğin maddelerin her biri kendi içerisinde tartışılabilir. İnsanlar parlak alternatifler üretmeye çalışıyorlar. Ben ise yavaşlatılmış bir şehir yerine başka şeyler hayal ediyorum. Mesela, Maslak ve Levent gibi trafiği mahveden bazı iş merkezlerini İstanbul’da düşlemiyorum. Çalışanlara büyük eziyet olan, sabahları evlerinden alınıp iki saatte işe getirilen, geceleri Metropolis filmindeki gibi toplu halde evlerine bırakılan, yorgun argın evlerine dönen, karısını ve çocuğunu sevecek hâli kalmayan, kendisinden zaten çoktan vazgeçmiş adamların hepsini Eskişehir, Konya ya da Antalya’ya taşımak istiyorum. Şimdilik Call Center’ların bir kısmı taşınıyor ama hepsi değil. Zaten bu gibi işlerde çalışan insanların derdi, arabayı ve evi bir üst seviyeye taşımak oluyor. Dolayısıyla çok daha fazla maaş alıp bu paranın çok daha azını harcayarak, üstelik çocuklarını da oralarda açılacak iyi okullarda büyütebilir ve en azından hafta sonlarında dahi olsa bisikletle doşabilirler. Ben, çalışmanın kaçınılmaz olduğunu ve bu konuda yapılabilecek bir şeyler olmadığını düşünüyorum. Bu nüfusla ilgili bir durum. Şu anda içinde yaşadığımız çağ çalışmamızı gerektiriyor. Benim de arada nefes alışlarım oluyor. Sistemin tam merkezindeyken, bir sene ayrılıp işin dışında kalıyorum. Sistemin dışında olduğumda ise bu sefer sistemi sorgulamaya başlıyorum. Sonrada anlıyorum ki, bu ruh sağlığıma iyi gelmiyor. Saçlamaya başladığımı fark edip tekrar sisteme dönüyorum.

Dijital fotoğrafın yaygınlaşmasıyla milyarlarca fotoğraf internette sanat adına dolaşıyor. Birçok insan da fotoğrafçı ve sanatçı kimliğini benimsiyor. Sizce fotoğraftaki popülarite nedeniyle bir sanatsal bunalım yaşanıyor mu? Sanat alıcısına tam anlamıyla ulaşılıyor mu yoksa yüksek çözünürlüklü bir imaj mı insanları tatmin ediyor?

Dijital fotoğrafın yaygınlaşması; dijital müzik, sinema ve dijital olan her şey gibi geliyor bana. Kimseye “Fotoğraf çekme!” diyemeyiz, kimseye gidip “Gitar çalma.” demediğimiz gibi. Herkesin gitar ya da piyano çalmasından hoşlanıyoruz da neden herkesin fotoğraf çekmesinden hoşlanmıyoruz? Audio, dijital devrimini görsele göre çok daha erken gerçekleştirdiği için artık orada taşlar yerine oturdu. Ses ile uğraşan insanlar, ne kadar analog ne kadar dijital kullanacağını iyi biliyor. Görüntü ile uğraşan insanlar da bunu fark ediyorlar. Bu açıdan ben, analog makinelerimi hâlâ sevgi ile kullanıyorum. Düşünsenize, gazlı kalem çıktığında tuvalleri attık mı ya da bilgisayar ile resim yapılabildiği anda fırçaları imha ettik mi? Hayır. İşte bunun sonucunda ben de herkesin fotoğraf çekmesinden ve bunu internette paylaşmasından bir endişe duymuyorum. Nasıl her gitar çalan Jamie Page olamıyorsa, her fotoğraf çeken de tanıdığımız ve sevdiğimiz fotoğraf sanatçılarından olmayacaktır. Olsalar çok iyi olur tabii, ben bundan tarafım. Benim bu konu ile ilgili olarak kızgınlığım sadece şu olur; özellikle dijital çocuklar fazla ukalalık ettiğinde “Hadi canım.” Falan derim, o kadar.

Fransa’da aldığınız eğitim duruşunuzu nasıl etkiledi?

Fransa’da bir eğitim aldığımı söyleyemeyeceğim. Orada sokaklarda, kendi kendimi eğittim demek çok daha doğru olur. Ben, İstanbul’da tiyatro okuyarak bir formasyon kazandığımı düşünüyorum.

İstanbul’da birçok farklı kültürün barınması sizi nasıl etkiliyor, bakış açınıza yön veren etkenler oluyor mu?

Kızım İstanbul için gelen Fransız dadılar benim bu soru için referans seçeceğim kişiler olabilir. Çünkü onlar 20’li yaşlarında Fransa’dan İstanbul’a gelip bu cehenneme aşık oluyorlar. Burada kendileri için çok iyi bir gelecek olduğunu düşünerek, bu ormanda kendilerine tutanacak bir dal bulabileceklerini ümit ediyorlar. Ben de düşünüyorum ki, bir Fransız bile buraya gelerek böyle düşünüyorsa, ben neden bu ülkenin keyfini çıkarmıyorum. Elalem öyle bakınca daha değerli oldu durumu değil. Bir şehirde doğduğunuzdan itibaren bu şehri izleyerek, içinde yaşayarak, yorumladığınızda hep geçmişten söz etmek zorunda kalırsınız. “Şurada bir iki katlı ev vardı, şurada bir lokanta vardı, şurada bir bakkal vardı, şurada bir sokak vardı.” vs.. gibi bunları aramaya başlarsınız. Nostalji de yine bu şehrin hüzzam havasına uygun olarak size zevk vermeye başlar.

Medyanın geleneksel kitle iletişim araçlarının bir süre sonra sosyal medyaya çevrilmesi ve artık klasik basının yerini blog’ların, facebook’un ve twitter’ın alması sizi korkutuyor mu? Gelecek ile ilgili basının, televizyonun ayağının kayacağını düşünüyor musunuz?

Şimdi bu durum beni korkutmaz, sevindirir. Ama bahsettiğiniz gibi bir gelişim yok. Yani sosyal paylaşım siteleri sosyal paylaşım siteleridir. İnternet üzerinden internet teknolojisi kullanana yayınlar vardır. Zaten işin mahiyeti kendi yapılma biçiminden teknolojisinden etkilenerek tabii ki biraz değişir ama mesleki prensipleri çok değişmez. Ama sosyal paylaşım siteleri yayın organları değildir. Orada demokratik bir paylaşım vardır, kimsenin kral olmadığı o paylaşım güzeldir.

Gençlik kanalı ile ilgili konuşursak, bu gerçek bir proje mi yoksa bir söylenti mi? Bununla ilgili gelişmeler ne yönde?

İki gün önce reji odası yapıldı. Şu anda uyduya sinyal gönderiyoruz. Uyduda oturanlar bunu seyredebilir. Yani demek ki devamı gelecek, böyle bir şey var. Bu artık fikir değil, netleşmiş bir durumdur. Ben, televizyonun ödevinin, evde başköşede duran, herkese kendine baktıran bir mobilya değil, fiziksel olarak yakından ve de kişisel olarak izlenen bir yayına dönüştüğünü düşünüyorum. Dolayısıyla insana arkadaşlık eden bir iş yapmaya çalışıyorum. Bu sezon Tv8’de yaptığım şey de bunun benzeri. “Haftada beş gece yalnız kalmayacaksın!” mottosu bir amaca hizmet etmek için oluşturulmuştur. Amaç da şunu dedirtmekti ki bunu da başardığım için çok mutluyum; “Peki geriye kalan iki gün ne yapacağız?”. Şimdi bu yalnız kalmayacaksın durumu ile bir evde yalnız oturan insandan bahsetmiyorum. Bir evde 4- 5 kişi yaşayan insanlar da monitörlerinin karşısında yalnızlar. Laptopu ile televizyon izleyen baba, mutfakta yemek yaparken televizyon izleyen anne gibi… Bu başbaşa kaldığımız monitörün bize daha arkadaşça şeyler göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla bu biçimsel olarak yayın yaptığımız stüdyoyu ve yayın içeriğini etkileyecek. Burada programlar var. Adı gençlik diye müzik yayını, klip falan olmayacak. Adının gençlik televizyonu olması özellikle kendi içeriğinden ve dinamizminden geliyor. Yani doğal olarak bu bir arkadaşlık programı. Her gün bir saat sürecek bir fotoğraf programını izler misin, evet biz de izlersin. Ya da bir moda fotoğrafı, ya da bir müze çıkışında müzenin gift shop’undan alacağımız bir filmi izler misin? İzlersin. Orada bir kitap programı izler misin? İzlersin. Ama bu sunum ile alakalıdır. Ben televizyona yepyeni bir program bulacak değilim, insanların konuları belli zaten. Ama güya büyük, gösterişli şeyler değil, daha samimi, seyircisi ile mesafesini daha akıllıca ayarlamış, arkadaşça bir şey yapmaya çalışıyorum. Yapmak istediğim şey tamamıyla bu. Salı gecesi yaptığım ve felsefe içerikli Muhallebi Kral’ının neredeyse diğer bütün programlarımdan daha fazla izlenmesinin nedeni, temel bir kavramın ilaç prospektüsü gibi çok basitten başlayarak daha karmaşığa doğru ve düşündürücü şekilde ilerlemesi. Bazen 3 saat bazen 4 saat uzunlukta süren programları ben insanlara özellikle gençlere, neredeyse nefes almadan izletmeyi başardım. Bunun cevabını görüyorum, twitter ve sözlüklerden yorumları okuyorum.

Peki bir yandan da diyorsunuz ki “Hayat sokakta! Televizyon yaşlılar ve çocuklar içindir.” Gençlik kanalı açma fikri bununla çelişmiyor mu?

Hem sigara içme dersin hem de sigara içilen odayı havalandırırsın. Ya da hem sigara içersin hem de sigara içenleri bir doktor olarak tedavi edersin. Benim yaptığım tamamıyla bu. Nasıl olsa gençler televizyon seyrediyor, ayrıca benim işim bu; yayıncılık.

Duruşunuzu bozmadan yıllardır özgün içerik sunuyorsunuz. Farklılığınızı, farkındalığınızın yarattığını düşünüyorum. Toplum içinde farkındalığın yaratılması için ne yapılabilir?

Ben öyle bir sosyal ödevler yüklenmiş bir adam değilim. Hatırlıyorsanız her şeyi boşveren bir tür anarşik görünümlü, zıpır bir çocuk olarak peydah olduğumda böyle dertleri olan bir tip gibi görünmüyordum. Böyle bir amacım da zaten yok, hiçbir zaman da olmadı. Otuz yaşında televizyon ekranında görünmeye başladığımda biliyordum ki bu ülke yurtseverlere kendisini düşünenlere hep ihanet etmişti. Şimdi paraya tapan insanların benim onlara ne söylediğime değil de ne kadar paramın olduğuna saygı göstereceklerini biliyorum. Bundan eminim. Programdan sonra eve gelip günah çıkarma alışkanlığım da yok. Nasıl ve neyin söylenmesi gerektiği konusunda kendi fikirlerim ve prensiplerim var, onları uygulamanın dışında yaptığım başka bir şey yok. Burada tek başına bir vatandaşım. Kendi düşüncelerim var ve o düşünceleri sunuyorum. Hiçbir şekilde bir kurum ya da düşünce adına ya da gençleri bilinçlendirmek diye görev üstlenmiş değilim. Tek maksatım, prensiplerinakıllıca bir eğlence programı hazırlamak. Yaptığımdan utanmak istemiyorum ve yaptıktan sonra da “ulan, bu yaptığını sen olsan izler miydin?”in cevabını “Evet, izlerdim.” olarak kendimden almak istiyorum. Bu kadar….

Eskiden gençleri bilinçlendirme adına bir şey yapmadığınız belki çok açıktı ama şimdiler de daha farklı, daha biliçlendirmeye yönelik programlar izliyoruz sizden…

Her zaman ne yaptığımın bilincinde oldum. İnsanların benden ne beklediğinin farkındayım. Seyirci Salı ya da Çarşamba günleri benden beklediği şeyi Cuma ve Cumartesi günleri istemiyor. Cuma ve Cumartesi programının daha “seksi” olmasını istiyor. Cazip, sıcak, sarsıcı, bazen bayağı komik… Çünkü biz bunların hepsini bir anda talep ediyoruz. Seni beş tane yaşlı profesör ile bir eve tıksam ne kadar dayanabilirsin? Bu yüzden; akıllıca şeyler, biraz bayağı, biraz demodelik, biraz modern şeyler, biraz da sinir bozucu şeyleri ekleyip sentezliyor ve eğlence programı yaratıyorum.

İsmini duyduğunuzda bile sizi heyecanlandıran, aklınızı karıştırıp düşünmenize neden olacak, hayatınızla ilgili bir zaafınız, insan ya da bir nesne var mı?

Bu konuda isim vermek istemiyorum ama; birkaç düşünürün adı olabilir. Kızımın ismi ama İstanbul değil. Ona kendi aramızda taktığımızda bir lakap var. Kızımın sesini duymak, eşimin sesini duymak, kimi arkadaşlarımın bana hitabını duymak, iyi gitarlar, iyi fotoğraf makinaları, iyi motorsikletler, bazı şehirler, bazı yiyecekler…

 Sanatın farklı dallarında eğitim almış olmanıza rağmen özellikle kamera karşısında bir performans sergilemenizin nedeni tiyatroya karşı küskünlüğünüz mü yoksa bu daha büyük bir haz mı?

Tiyatro küsülecek bir şey değil. Televizyon programı yaparken Ferhan Ağabey (Şensoy) tiyatrosuna çağırdı, hemen koşarak gittim. Tiyatro benim için bitmiş bir şey değil. Ben bir sürü şey yapıyorum. Bugün bu, yarın o.. Üstelik yaptığım işin içerisinde tüm bunlar var. Yoksa ben o organizmayı yönetemem, öyle bir beynim olmazdı zaten. Onun bir parçası olurdum sadece. Şimdi televizyonun hızına bayıldığım için, dün ya da bir saat önceden düşündüğüm şeyi hazırlayıp masaya getirmek gibi bir imkanım var. Biz çok hız landık artık, önemli bir sanatçının ölüm haberini alıyoruz, 5-10 dk. sürüyor, sonrasında onunla ilgili birkaç dakikalık bir belgesel hazırlanıyor, seslendiriliyor, montajlanıyor ve yayına giriyor. Acılı bir olaydan bahsettim tabi. Aslında her güne bir konu bulup onu tartışabilmek, bu kadar çok programa zevkle gelen profesör arkadaşlar edinmek. Bunlar çok güzel duygular.

Yaşam alanı olarak Galata’yı seçmenizin ve sevmenizin nedeni nedir?

Cihangir’i ilk gençliğimde seçip orada oturmuştum. Şu anda Cihangir bir açık hava cast ajansı gibi çalıştığı için orada oturmuyorum. Yanlışlıkla bir dizide oynarım diye korkuyorum. Orada sabah arabalar gelip insanları dizi setlerine götürüyorlar. Böyle bir yanlışlığa kurban gitmeyi istemem. Galata’nın dinamizmi çok hoş. 1980’lerde Doğan Apartmanı’ndan oturan bir kız arkadaşım vardı. Annesi babası da beni severdi, dolayısı ile burada senelerce birçok arkadaşım oldu. Onların bazıları hâlâ burada, bazılarıysa benden yaşlı olduğu için öldüler… Benim için duygusal olarak burası çok önemli. Ayrıca, İstanbul’da mimari olarak hoşuma giden bir yapı içerisinde oturmak çok güzel tabii ki. Zenginlerin oturup birbirlerine hava attıkları bir yer değil, çok mütavazı insanlar var. Şimdilerde kiralar yükseldi, bunda maalesef benim de payım var. Ama burada oturan insanlar çok hoş insanlar, eskiden kalma insanlar. Onlarla birlikte olmaktan çok memnunum. Gelen gençler de sanatçı tipler oluyor genelde. Paranın olduğu bir yer değil, görgüsüzlük yok içinde, o açıdan çok

seviyorum.

Özlediğiniz ama özlemekten rahatsız olduğunuz bir olay ya da bir duygu var mı?

Hiçbir şeyi özlemiyorum, hiçbir şeyi… Özlemekten rahatsız olduğum değil de, özlerken üzüldüğüm insanlar var. Ama tekrar yapabileceğim hiçbir şeyi özlemiyorum. Bir kadını özlemiyorum, para ile ilgili hiçbir şeyi özlemiyorum. Sadece kaybettiğim insanları özlüyorum, ölüm maalesef insanları ayırıyor.

Kariyeriniz ya da hayatınız ile ilgili anlam yükledikçe anlamsızlaşan olaylarınız var mı?

Tiyatro sahnesinde olan bir şey vardır, özellikle provalarda. Tellafuz ile ilgili ya da sahne tekniği ile ilgili olarak bir kelimeyi ya da bir cümleyi çok tekrar ettiğinizde o kelime anlamsızlaşır. Absürdcüler bunu çok iyi bilirler. Absürd tiyatronun edebi prensiplerinakıllıca den biridir. En basit gerçekler, tarifler anlamını yitirir. Hayatımız da biraz öyle.. Teknik olarak anlamını bence yitiriyor.

Genç sanatçıları desteklemek için bir oluşum düşünüyor musunuz?

Ben birçok kişi için sözcü görevi yürütüyorum. Gelip bir mikrofon verebiliyorum, o mikrofondan arzu ettikleri kişilere işlerini duyurabiliyorlar. Bu yüzden evlilik ya da yemek programlarına katılmalarına gerek kalmıyor. Direkt olarak bu açıdan işimi yapıyorum yani insanları birbirleri ile tanıştırabiliyorum. Zaten böyledir; Rock’çılar Berlin’de barda ilk seyircilerini bulmuşlardır, falan cafe’de Fransız yazarlar birbirleri ile tanışmışlardır, falan sokakta dolaşırken rastlamışlardır… Dünyada böyle toplanma merkezleri vardır. Ben, televizyon programını özellikle de gençlik kanalını şimdi bu merkezlerden biri haline getirmeye çalışıyorum.

Her geçen gün daha da artan tüketim çılgınlığı yaşanıyor. Bu sadece tüketim ürünlerine odaklı değil, insanların da sanal dünyada birbirlerini tükettiklerini görüyoruz. Seçme hakkınız olsa hangi dönemde yaşamak isterdiniz?

1970’ler iyiydi. Mesela uçakta çekilen porno filmler vardı, şimdi uçakta aşk filmi sahnesi bile görmüyoruz. O kadar çok adamı arıyorlar ki, her tarafıma ellerini sokuyorlar, bidi bidi eden kapılardan geçiyorum. Her şeyim aranıyor, bir stres içerisinde sıvıları poşetlere koyuyoruz, 100 ile 150 ml.’den fazla kremlerimiz için strese giriyoruz. Dolayısıyla uçakta aşk filmi çekilemiyor. Halbuki eskiden pilot kabininde geçen porno filmler izlemiştik. Gördün mü uçakların tadı kalmamış…

Tv8 ile ilgili olan bağlantınız nedir?

Çok net olarak söyleyebilirim. Tv8 ile ortak değilim. Tv8’in benimle bir içerik şirketi üzerinde olma gibi bir ortaklığı var ama Tv8 ile ortak değilim. Buraya parayla ilgili olarak gelmedim. Benim standartlarıma ulaşırsanız zaten benzer rakamları birçok kurumdan alabilirsiniz. Bunu da sizin istemenizi beklemezler, onlar size teklif ederler zaten. Ben yayıncılığın video’culuk olmadığını düşünüyorum. Yayıncılık sürekli üretmektir. Şu kadar saat dizi, şu kadar saat stüdyo pogramı, şu kadar saat çocuk programı olması gibi dünya standartlarında olmalıdır. Siz bir gazeteyi sadece 3. sayfa olarak çıkaramazsınız, sadece ekonomi sayfası olarak da çıkaramazsınız. O zaman ulusal bir kanal, sadece dizi kanalı olamaz. Dolayısıyla benim büyük diye gösterdiğimiz yakın gelecekte büyük olamayacak olan kanallarla işim bitti. Bir program yapabilir, herhangi bir programın paylaşımcılarından biri olabilir ama artık büyük kanallar olmayacaktır. Büyük dağıtımcılar olacaktır, büyük platformlar olacaktır, büyük içerik üreticileri olacaktır ama tek tek büyük kanallar olmayacaktır. Bu vizyonum itibarı ile bu süreci de hızlandırıyorum. Ben Tv8’e geçerken, “Gidecek orada kaybolacak.” Diye düşünenler yanıldı. Ve bunu da bana itiraf ettiler. Yapmak istediğim birilerine kendimi kanıtlamak değil, kendi mesleğimde doğru yolu izlemekti sadece. Şimdi memnun değilim arkadaşlarımın yanılmasından, keşke onların da bir vizyonu olsaydı da birlikte hareket edebilseydik.